Soru sormak, özgür aklın en büyük dinamiğidir. Eleştirel durmak, merak, kuşku ve soru sorma eylemiyle başlar. Soru ve eleştirel bakış, gelişmenin, kendini ve kurulu toplumu aşmanın en büyük dinamiğidir!
Ama tapınmanın ve tapınma kültürünün egemen olduğu yerde, kuşku, soru ve eleştirel duruş yoktur, olmaz; tabu ve korkuya secde etmenin olduğu yerde gerçeği bütün yönleriyle açığa çıkarma ve öğrenme olanağı da yoktur! Soru, bilim ve gelişmeyi; tapınma ve dogmalara, tabulara sorgusuz boyun eğme ise din ve gericiliği, durgunluğu ve ataleti temsil eder! Biliniyor, hatırlatmakta yarar var: 9 Ekim 1998 tarihinde A. Öcalan, 19 yıldır barındığı Suriye'yi terk etmek durumunda kaldı. Önce Yunanistan'a, oradan Rusya'ya, ardından İtalya'ya ve son olarak Kenya'dan İmralı'ya uzanan "uzun serüven" başladı… Kendi içinde farklı aşamaları, durakları, sayısız boyutu olan bu 9 yıllık süreci her çevre kendi bakış açısına göre tartıştı ve değerlendirdi. Bazı ayrıntılar dışında bu 9 yıllık sürecin bütün yönleri, özellikle ideolojik ve politik boyutları ve sonuçları ortaya çıkmıştır. Yani bir bakıma gizli kalan bir yanı kalmamış gibidir! Her çevre ve kesim anılan süreci tartıştı, değerlendirdi ve kendisine göre sonuçlar çıkardı; ancak bu süreci eleştirel aklın süzgecinden geçirip tartışmayan, konunun temel yönlerine soru yöneltmeyen tek bir hareket var: PKK! (Daha sonra bir dizi ad alsa da genel olarak en kapsayıcı ad olarak bunu aldık)
Bu, büyük, ama anlaşılır bir paradokstur! Öcalan iktidar sisteminin en büyük mekanizması, gücü de budur!
Resmi PKK içinde yer alanlar, her kademesinde görevli olanlar ve o sisteme kendisini bağlı görenler de kuşkusuz tartıştı, değerlendirmelerde bulundu. Ama onların tartışma ve değerlendirmeleri resmi tekerlemeleri, içi boş ve uyutmaya dönük, dinsel bir ayindeki gibi resmi dogmaları tekrarlamaktan öte bir anlam ifade etmedi. En sıradan soruları soranlar, bu soruların yanıtlarını kavrayanları ise iki seçenek bekliyordu: Ya bu tutumlarının ısrarlı sürdürücüleri olacak ve tavır alacaklardı; ya da güç ve kimi basit hesaplara yatıp eleştirel aklın gereklerinden vazgeçip dinsel ayine daha geri konumda devam edeceklerdi. Her iki seçenek de pratikte karşılığını bulmuştur. Egemen çizgi, her gün kedisini tekrarladığı gibi resmi hurafelere ve onun tekabül ettiği çizgiye boyun eğme biçiminde olmuştur!
Evet, "herkes tartıştı, ama bu süreci bir tartışmayan PKK oldu." Onlar da bazı şeyler söylediler elbette. Tekrarlayıp durdukları sözler üç noktada toplanabilir: Bir, "Önderliğimize Uluslararası bir komplo düzenlenmiştir ve bu, bugün de devam ediyor". "Önderliğimizin tutsak düşmesinde yetersiz yoldaşlığın hatırı sayılır bir payı vardır." İki, "Önderliğimizin özgün direnişiyle komplo başarıya ulaşmamıştır!" Üç, "bundan sonra her şey Önderliğimizin sağlığı ve özgürlüğü için hedefine bağlı olacaktır!"
"Uluslararası komplo" kavramını ağızlarına pelesenk etmektedirler, ama bununla tutarlı olmayan davranışlarını sorgulama gereğini duymamaktadırlar. 34 devletin bu komploda yer aldığını vurgulayan İmralı Partisi yöneticileri, bu noktada Öcalan'ın davranışlarına dönük tek bir soru sormayı bile akıllarından geçirmemektedirler, ya da buna güç ve cesaretleri yetmemektedir. Sorumluluğu Öcalan'ın ideolojik ve politik çizgisiyle açıklamak veya değerlendirmeyi bu noktada derinleştirmek yerine, bütün sorumluluğu kendi üzerlerine alıp Öcalan iktidar sistemini daha da derinleştirmektedirler. Olan da bu… Öcalan, İmralı'da yaptığı açıklamalarda içinde bulunduğu durumu "yetersiz yoldaşlığa" bağlamış, ardından diğerleri de sorgusuz sualsiz bu sözleri tekrarlayadurmuşlardır. M. Karayılan, yaptığı son değerlendirmede "yetersiz bir yoldaşlıkla Önderliğin İmralı'ya götürülme yolunu açtık" diyerek anılan müritçe tutumu bir kez daha tekrarlamıştır. Ama ilginçtir, ne Öcalan, ne de onun sadık müritleri bu açıklamanın altını doldurma gereğini duymamışlardır. Kuşkusuz Öcalan'ın yaklaşımı nedensiz değil, tersine çok bilinçlidir: O, kurulu sistemini daha da derinleştirmek, "günahkâr kullar" kültürünü daha da güçlendirmek istiyordu. Olan da bu oldu!
Oysa sorulması gereken basit birkaç soru vardı: Mademki hemen hemen her devletin ve gücün içinde yer aldığı bir komplo değerlendirilmesi yapılıyor. Peki, neden çözümü komplonun içinde yer alan, ya da onu destekleyen devletlerin merkezinde aradınız? Her devlet düşman, tamam, peki yönünüzü neden Kürdistan dağlarına değil de Avrupa merkezine doğru çizdiniz?
Burada sözü edilen yön, coğrafik bir alan değil, ideolojik ve politik bir eksendir! Öcalan, çözümü, çareyi Avrupa merkezlerinde, daha genel bir ifadeyle emperyalist kapitalist sistemde ararken, aslında çok açık ve net bir ideolojik ve politik duruş sergiliyordu. Belirleyici olan buydu. Diğer etkenler olsa olsa tamamlayıcı etkenler olabilirdi. Aynı durum varsa "yetersiz yoldaşlık" için de söylenebilir. Bu ideolojik tercih de 9 Ekimde yapılmış bir tercih değildi, 1990'ların başlarında dile getirilmeye başlanan bir tercihti. Öcalan, yönünü bu düzenin merkezlerine doğru çiziyor ve çareyi orada arıyor, bütün davranışlarını da bu belirliyor. İmralı da bu yaklaşımın dolaysız bir sonucu… Öyleyse bunun sorumluluğunu üstlenmek yerine başkalarına yüklemenin anlamı nedir? Kuşkusuz kurumlaştırdığı iktidar sistemine, bunun bir sonucu oluşan "günahkâr kullar" gerçeğine ve kültürüne güveniyordu, bunda da yanılmadı! Sorgulanan Öcalan değil, "günahkâr kullar" oldu…
Avrupa'ya geldi, kendi ifadesiyle kurulan "kapanı" yakından gördü, doğrudan yaşadı. Roma'da kalma konusunda ayak diretebilir, bu anlamda bir direniş sergileyebilir ve bunun sonuçlarını göze alabilirdi. Yapabilir miydi, bu, ayrı bir tartışma konusudur, aslında yapmayacağı da sonraki davranışlarında çok net bir biçimde kanıtlanmıştır; ama öyle yapmadı ve soluğu İmralı'da aldı.
Direniş mi, teslimiyet mi, devrim ve halktan yana bir duruş mu, yoksa çaresizce de olsa çareyi düzenin merkezlerinde arama mı? Bu sorunun kendisi ve yanıtı, güncel ve taktik bir yaklaşımı değil, stratejik ve ideolojik çizgi ve duruşu anlatıyordu. İşte can alıcı soru buydu!
Öcalan, halka ve devrime, devrimci bir çizgide direnişe inanmıyordu. O, "kurtuluşu" teslimiyette, kendi deyimiyle "komplocuların" insafında arıyordu. İmralı çizgisi de bu ideolojik-politik ve ruhsal duruşun en dolaysız ve sistemli dışavurumundan başka bir şey değildir. Bu temel gerçeklik kavranmadan söylenecek her söz koca bir yalan ve demagojiden başka bir anlam ifade etmez!
İmralı Partisi ve "günahkâr kulları", "uluslararası komplo"nun yıldönümünde yeni bir "hamle" başlattıklarını ilan ettiler. Bu hamlenin merkezine, Öcalan'ın "sağlığı ve özgürlüğü" hedefini koymuşlardır. Bunun anlamı, Kürt halkının gücü, enerjisi, birikimleri içi boş bir hedef doğrultusunda tüketilmeye devam edecek… Yanılsamalı ortam, "günahkâr kullar" kültürü derinleşmeye devam edecek… Daha da önemlisi, Kürt halkının hiçbir temel hedefiyle bağlantılı olmayan çatışma sürecinin devam etmesi ve bunun düşmanlarının iç ve dış politikalarına malzeme olmasının sürdürülmesidir! Oysa kendilerini kabul ettirmeye çalıştıkları devlet ve düzen inkârda, imha sisteminde ısrar ediyor, Kürt halkının temel değerlerini yok etmek için bütün olanaklarını ve güçlerini seferber ediyor. İmralı Partisi ise bu devlete kendisini kabul ettirmek için ideolojik ve politik olarak her türlü teslimiyetçi çizgi ve davranışı sergiliyor; bununla çelişik gibi duran çatışma sürecini de bu bağlamda derinleştiriyor. "Farklı kültürlerin anayasal kabulünü" azami bir hedef olarak belirlemiş bir "Önderlik" ve partinin özünü ve anlamını kavramak için daha nelerin olması bekleniyor?
Kuşkusuz bu sorgulama kendiliğinden olmaz, bunun için devrimci yurtsever çizginin bir seçenek olarak kendisini her açıdan gündemde ifade etmesi gerekiyor; bu, kaçınılmaz bir ihtiyaç!
9 Ekim 2007
