Bir Tarihsel Kesite Bir Bakış-III-

\"\"Murat Dağdelen – M. Can Yüce
18- PKK YÖNETİMİNİN BAŞTAN İTİBAREN OLAN BİTENLER KARŞISINDA SERGİLEDİĞİ TUTUMU NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?

Aslında bu sorunun genel bir özetini yukarıdaki alıntılarda görmek mümkündür. Ancak bununla birlikte bir iki noktanın altı çizilebilir: Bir kez sorunun özü şudur. Sözcüğün gerçek anlamında Öcalan dışında bir yönetim ve yönetici organ, kurum ve kişiden söz etmek mümkün müdür?

Görünürde sayısız organ, kurum ve kişiden söz etmek mümkündür, ama bu sadece görüntüde böyledir. Kurulan örgütsel sistem, tek kişiye dayalı, onun dışındaki her şeyi ve özellikle kadroları iradesizleştiren, içlerini boşaltan, kendilerine özsaygılarını yitirten bir sistemdir. İradesizleşen, içi boşalarak bir kabuğa dönüşen yöneticilerin Öcalan’ın teslimiyeti karşısında tek bir söz söylemeleri bile mümkün değildi. Tek bir eleştirel söz veya soru, gerçek anlamda cesaret, özgüven ve irade gerektiriyordu. Ama Öcalan kurduğu sistem ve onun mekanizmalarıyla anılan temel özellikleri bitirtmişti. Dolaysıyla teslimiyet ve çok yönlü tasfiye hareketini açık ve net bilmelerine rağmen buna itiraz edememiş, tersine bunu biat edilmesi gereken “Kıble” olarak tanımlamışlardır. İlk biat bildirilerinde “Kıblemiz İmralı’dır” demeleri kesinlikle rastlantılı değildir, kendi gerçekliklerini anlatıyor. Kıble modern bir bağlılık değil, dini bir tapınma, kesin bir biat eylemini ve bunun arkasındaki kültürü anlatır!

İlk dönemlerde ben, “Hiçbir onurlu PKK’li bu teslimiyet ve tasfiye çizgisini kabul etmez” diyor ve başta yönetim olmak üzere ezici bir çoğunluğun reddedeceğini düşünüyor ve buna önemli ölçüde inanıyordum. Ama günler ilerledikçe, mahkeme savunmaları ve daha sonraki süreçlerde yönetimin biat tutumları netleştikçe bu konudaki düşüncelerim de değişti. Tabii o noktada duramazdım. Neden bu kadar açık teslimiyete ortak oluyorlar? Neden, niçin, nasıl sorularını ve yanıtlarını araştırmaya, sorgulamaya ve temellerini tartışmaya başladık. Bir Yanılsamanın Sonu Kitabı bu tartışmaların bir ürünüdür. Daha önceleri “Devrimci” yerine koyduğum kişiliklerin iradesizliklerini görünce kendilerine öfke duydum, bir yönüyle de acıdım. Bu durum aynı zamanda kendime güvenimi daha da arttırdı. Öcalan çarkından geçmediğim için kendimi şanslı olarak değerlendirdim.

Şunu da hemen vurgulamak durumundayım: İmralı ile birlikte Öcalan gerçekliği bütün boyutlarıyla açığa çıkmıştır. Kimi iddialara göre başından beri ajandır veya değildir. Bu, bana göre sadece bir ayrıntıdır. Önemli olan onun gerçekliğini, iktidar sistemini, bu sistemin mekanizmalarını, bunun yarattığı sonuçları, yine bu bağlamda çok yönlü bağlantılarını kavramak, kavramak için de doğru bir bakış açısına sahip olmak esastır. İmralı ile birlikte bunun için çok net ve tartışmasız belgeler, veriler ortaya çıkmıştır. Bunları görüp de değerlendirmemek ve bu değerlendirmeyi politik bir tutuma dönüştürmemek kabul edilir bir şey değildir. Adam, Mahkemede çıkıp diyor ki, “bundan böyle bu devlete hizmet edeceğim”. Şimdi, diğer noktaları bir yana bırakalım, bunun anlamı nedir? Bu dört başı mamur bir teslimiyet ve en bayağı bir itirafçılık değilse nedir? Eğer buna karşı bir tavrın yoksa sen, zaten, ağır gelecek belki ama politik bir mevtadan başka nesin? Bunu genel olarak korku ve başka insani duygularla anlatmak mümkün mü? 2004 yılına kadar en üst düzeyde görev yapıp İmralı çizgisinin örgüte ve kitlelere yedirilmesinde birinci derecede rol oynayan kadroların, İmralı çizgisinden koptuktan sonra hala doyurucu bir şeyler söylememelerini neyle ve nasıl açıklamak gerekir. “Yeniden savaş kararının” perde arkasını bile yıllar sonra, o da kısmen açıklayabiliyorlar. Bu “ketum” davranışın samimi, inandırıcı ve tutarlı bir açıklaması olmalıdır. Peki, PKK onların istediği tarzda “demokratikleşseydi” şimdi bulundukları yerde olurlar mıydı? Bu sorunun yanıtı yazılarında, röportajlarında var. Eğer PKK demokratikleşseydi, bu dünün yönetici kadroları bugün de yerlerinde olacaklardı. Dolayısıyla bu kadroların önünde duran temel soru şudur:

Neden İmralı çizgisine tavır almadınız ve neden biat ettiniz? Bilginiz mi eksikti, yoksa başka şeyler mi?

 Bu soru çok önemli, çünkü bu kadroların tarihi sorumluluğu çok büyüktür. Aslında o zaman Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin gerçek anlamda devrimci demokratik bir çizgiye oturma şansı ortaya çıkmıştı. Ama bu değerlendirilecek yerde Öcalan iktidar sistemi daha da derinleşti, derinleştirildi; hem de ideolojik ve politik tasfiye çizgisi temelinde… Bu çok ağır bir tarihsel sorumluluktur. Bu tarihsel sorumluluk görülüp bunun hesabı verilmeden söylenecek sözlerin altı boş kalmaya ve inandırıcı olmaktan uzak kalmaya mahkûmdur! Yaşanan durum da budur. Bu konuya dönük yazılar, yazı dizileri yayınlanıyor. Bunları izlemeye çalışıyorum. Ama bunların uzaktan gazete okuyucusunun çok genel, suya sabuna dokunmayan “değerlendirmelerinden” öte bir anlam taşımadığı ortadadır.

19- PKK YÖNETİCİLERİ BAŞLANGIÇTA KARŞI ÇIKMALARINA RAĞMEN DEVLET/ÖCALAN KONSEPTİNE NASIL İKNA EDİLDİLER?

Bu sorunun yanıtı da yukarda anlattıklarımın içinde var. Ama sorudaki bir noktayı düzeltmek durumundayım. “Nasıl ikna edildiler” diye soruyorsunuz. Gerçekten ortada bir ikna olmama durumu mu vardı? Kafalarında bazı sorular vardı, bunların netleşmesini bekliyorlardı. Daha doğrusu İmralı’dan gelecek bir talimat, bir işaret bekliyorlardı. İradi ve ruhsal olarak zaten itiraz etme, karşı durma durumları yoktu. Yoksa açıktan açığa bir itirazları ve düşünsel bir karşı duruşları hiçbir zaman olmadı. Öcalan sık sık tekrarlar: “Ben öyle bir sistem kurdum ki, ben olmasam bile bu sistem yüzyıl sürer.” Bunun anlamı, içini boşalttığı ve iradesizleştirdiği kadro gerçeğinden başka bir şey değildir. Sorgu ifadesinde Öcalan, bütün yönetim düzeyindeki kadroların özelliklerini anlatır. Bu, salt devlete verilen bir bilgi değil, aynı zamanda bu kadroları gözden düşürme, olası tavır alışlarını daha işin başında etkisizleştirme hesabına da dayanmaktadır.

Ancak haklarını yemeyelim: İlk avukat görüşmesinden sonra kendilerine ulaşan ilk bilgilere dayanarak Öcalan’ın çözüldüğü ve teslim olduğu sonucuna vardılar. Bundan hareketle bir bildiri yayınladılar: “Başkanımızın bu işkence altındaki sözleri kendisini ve bizi bağlamaz!” Ancak bunun ömrü çok uzun sürmedi. Mahmut Şakar ilk yaptığı görüşmede kendisine BK’nin açıklaması hakkında bilgi verdiğinde Öcalan, “biliyorum, sorumsuzluk yapmışlar. Bildiğim kadarıyla 6. Kongre beni yeniden Başkan seçti. Buna uyacaklar” demiştir. Bunları Mahmut Şakar’ın kendisinde bizzat duydum, Öcalan ile yaptığı görüşmeden sonra bir iki gün sonra benim görüşüme gelmişti. Daha sonra kendisi Güneye gitti. Bir süre orada kaldı ve “Kıblemiz İmralı’dır”, bildirisi yayınladı. Yine o görüşmede şunu demişlerdi. “Başkanımızı başta anlamakta güçlük çektik, üslupta bir farklılık vardı. Şimdi her şeyi daha iyi anlıyoruz.”  Buradaki “anlıyoruz” sözünün anlamını “aslında gerçekliğimizi, yani bu sistemin basit birer eklentileri olduklarını bütün şiddetiyle hissettik”  olarak okumak gerekiyor… O görüşmenin notlarını da getirmişti Şakar. BK üyeleri Öcalan gerçekliğini çok iyi biliyor ve anlıyorlar. Bunun teslimiyetten başka bir şey olmadığını da biliyorlar. Ama tavır almak öncelikle sağlam bir irade ve soluk gerektirir. Onlarda olmayan da buydu. Bu görüşmede Osman Öcalan, bir kibrit kutusunu göstererek onun alt çizgisini kast ederek “Başkan şimdi bu çizgide bulunuyor. Biz ise bu kibrit kutusunun üst çizgisinde duruyoruz ve Başkanla paralel yürümek durumundayız. Biz de Başkanın yürüdüğü çizgiye inersek biteriz” demiştir.

20- SİZ NEDEN İKNA OLMADINIZ? ÖRGÜT’TEN NEDEN AYRILDINIZ?

Aslında İmralı’da Öcalan’ın sergilediği tavır çok netti, hem de hiçbir tartışmaya, kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve belgeliydi. Bunları görüp de tavır almamak, insanın kendisini, o güne dek verdiği mücadeleyi inkâr ve reddetmesi demekti. O zaman şunu düşünüyordum ve hiçbir ikirciklik de yaşamadım: Hiçbir onurlu PKK’li bu duruma seyirci ve tavırsız kalamaz. Bile bile kendisini düşmanının hizmetine ve yönetimine bağlayamaz. Eğer bağlarsa onun, bırakalım başkasının yüzüne, aynada kendi yüzüne bile bakma gücü olamaz. Utanç içinde yaşamaktansa her şeyi göze almak ve bunu gerektiğinde tek başına yapmak bireysel bir sorumluluk olduğu gibi, tarihsel bir gerekliliktir de… Hatırlıyorum, ben daha sonra Bir Yanılsamanın Sonu adlı kitapta yayınlanan raporları yazdıktan sonra bir arkadaşıma okumasını ve görüşlerini iletmesini söylemiştim. Bu arkadaş da küçük yaşlarda mücadeleye katılmış, 12 Eylül döneminde yurtdışında ve daha sonra gerilla mücadelesi vermiş, Şemdinli baskınında yer almış, sonra yakalanıp müebbet hapse çarpıtılmış bir arkadaştı. Okuduktan sonra bana şunu söylemişti: “Sana çok büyük tepki göstereceklerdir.” Ben kendisine şunu söylemiştim: Önemli olan bugün söylenmesi gereken sözü en net, açık ve dolaysız bir biçimde söylemektir. Yarın iş işten geçtikten sonra “ben zaten bunları biliyordum” demenin bir anlamı olmaz. Bu bir görev ve kendime saygının, başkası bir yana kendi emeklerime saygının kaçınılmaz bir gereğidir. Bu raporun virgülüne dahi dokunmadan göndereceğim.” Öyle de yaptım ve raporları birkaç koldan Avrupa üzerinden kendilerine gönderdim. Sonra bu raporların ellerine geçtiği bilgisini de aldım. Ama bana açık bir yanıt verme gücünü ve cesaretini de göstermediler. Sonra bir toplantı yapmışlar, bu toplantıda benim raporlarımı okumadan görevlerimi askıya almışlardı.

7 Temmuz 1999 tarihli bir talimatı vardı Öcalan’ın. Silahlara veda ve güçleri güneye çektirme talimatı. Birkaç gün sonra elime geçti, bunun üzerine başka bir rapor yazdım ve gönderdim. Avrupa’dakiler BK’nin de Öcalan’ın talimatına sıcak bakmadıklarını ve arkadaşların görüşlerini aldıktan sonra kendisine yanıt vereceklerini bize iletince biraz rahatlamıştık. Oysa bize yalan söylemişlerdi, açıkça bizi oyalamışlardı. Bunu daha sonra öğrenecektik. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra 2 Ağustos tarihli açıklaması yayınlandı. Bu, bizim için artık ipleri koparmanın son damlası oldu. Yani artık mevcut yönetimle İmralı çizgisine tavır alma olanağı ve umudu kalmamıştı. Ya bu çizgiye bile bile boyun eğecek ve kendimize karşı saygımızı yitirecektik, kendimizi her şeyiyle inkâr edecektik, ya da ilke ve devrimci davamıza devam edecektik. İkincisini seçtik, bir grup arkadaşla birlikte, 24 Eylül 1999 tarihinde yayınladığımız bildiriyle tavır aldık, “PKK- Devrimci Çizgi Savaşçıları” adıyla yolumuza devam ettik.

Belli bir süre sonra da “Yolumuza Devam Ediyoruz” adlı bir Bildirgeyle ideolojik ve politik çizgimizi, tavır alış gerekçelerimizi kamuoyuna açıkladık. Bu Bildirge bir kitap olarak basıldı ve yayınlandı.

21- İMRALI KONSEPTİNDEN SONRA BU KONSEPTİN DEVLET PRODÜKSİYONU OLDUĞUNU BİLMELERİNE RAĞMEN, ÖRGÜTTE UZUN ZAMAN YÖNETİCİLİK YAPMAYA DEVAM EDEN VE KONSEPTİN YAŞAM ALANI BULMASINA HİZMET EDEN SONRADAN AYRILMIŞ ARKADAŞLARINIZI NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?

Öncelikle bu arkadaşların dört yıl geçmesine rağmen ayrılmaları her şeye rağmen olumludur. Ama bu olumluluk gölgeli, sorumlu, arkasında bir teslimiyet ve tasfiye programının kurumlaşması gibi bir gerçeği bırakarak gerçekleşen bir olumluluktur.

Her türlü önyargı ve duygusallıktan bağımsız olarak belirtmeliyim ki, bu arkadaşların İmralı sisteminin partiye ve halka kabul ettirilmesinde birinci derecede sorumludurlar, birinci derecedeki sorumluluğa ortaktırlar. Belki çok isteyerek değil, ama canla başla yaptıklarını o gün basın ve TV’lere yansıyan yazı ve konuşmalarından rahatlıkla çıkarabiliriz. Bir iki örnek vermek gerekirse:

Bir arkadaş, benim yazılarımı yayınladığı için Avrupa’da uygulamaya alınmıştı. 30-40 gün uygulamada kaldıktan sonra bir TV programına katılmıştı. Bir açık oturumdu. Konusu, 2 Ağustos kararının değerlendirilmesiydi. Bu arkadaş, 2 Ağustos kararının en az 15 Ağustos Atılımı kadar tarihi önemde olduğunu, bunun 2. Bir 15 Ağustos olduğunu söylemişti. Söylerken bile inanamayarak söylediği belliydi. Belki de ben daha önceden görüşlerini bildiğim için bana öyle gelmişti. Bu arkadaş daha önce yaptığımız telefon görüşmelerinde Öcalan’a küfür ediyordu, onun Amerikan planına yattığını söylüyordu. Ama yaşadığı uygulamadan sonra ise çok abartılı övgüler diziyordu. O zaman çok şaşırmış ve kızmış, biraz da üzülmüştüm kendisine. Sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaştı. Şimdi bu durumunu nasıl değerlendirmek gerekiyordu? Arkadaş sen Öcalan’ın İmralı tutumunu bütün boyutlarıyla biliyorsun. Cezaevinde en bayağı itirafçıların ruh hallerini de biliyorsun. Öcalan’ın durumunun bundan daha bayağı bir şey olduğunu da biliyorsun. O zaman bu kadar abartılı yaklaşımın, kendilerini onlara inandırma ve güven verme kaygısına mı dayanıyordu? Kuşkusuz bu ve daha birçok sorunun makul bir açıklaması olmalıdır.

Başka bir örnek, o zaman Özgür Politika’da düzenli yazan bir arkadaşımız vardı. Yazılarının hemen hemen hepsi İmralı çizgisini yedirmeye dönüktü. Bir yazısında Demokratik Cumhuriyetin aslında sosyalizmin özü olduğunu yazıyordu. Bu arkadaşımız sosyalizmi biliyordu, ama buna rağmen böyle zorlama değerlendirmeler yapıyordu. Lenin’i okumuştu, onun demokratik cumhuriyet üzerine yazdıklarını da sanırım unutmamıştı. Ama buna rağmen böyle yazıyordu. Bu arkadaşın yazılarını şimdi de okuyorum. Açıkça belirtmeliyim ki yazdıkları bugüne kadar gazetelerde yazılanların çok genel, derine inmeyen, yüzeysel, kaba bir özetlemeden öteye geçmeyen yazılar dizisidir. Böyle uzaktan birinin yapabileceği genellemelerle bir tarih yazımına katkı sunulamaz. Kendi sorumluluklarını da yazıyorlar, ama ne kadar doyurucu ve açıklayıcıdır, en azından benim için koca bir soru işaretidir!

Üçüncü örnek: O dönemde BK üyesi bir arkadaş. Bu arkadaş askeri alandan sorumlu ve “geri çekilmeyi” yönetiyordu. Serxwebun’a yansıyan bir yazısını hatırlıyorum. Öfkeli bir yazıydı. Geri çekilenlere dönüktü. Kış gelmeden geri çekilmenin tamamlanması isteniyordu. Acele ettiklerinde neden acele ettikleri ve tedbirsiz davranarak kayıp verdiklerini söylüyor, gecikmeli davranıp hala mevzilerini terk etmeyenleri ise keyfi hareket etmekle, taktiği anlamamak ve uygulamamakla suçluyordu. Bu yazıyı okuduktan sonra yanımdaki arkadaşlara tepkim şu olmuştu. Bu vatandaş, gerillaların bir füze gibi havalanmalarını ve Güneye konmalarını istiyor. Bunun dışında bu arkadaşların bir şansı yok. Acele ettin mi, suçlusun, geciktin mi yine suçlusun, peki füze olmaktan başka bir seçenek geriye aklıyor mu?

Bu arkadaş ayrıldıktan sonra kendileriyle yapılan bir röportaj dizisinde kendilerinin Öcalan’ın çizgisiyle bir sorunlarının olmadığını, PKK demokratikleşmeyi başarsaydı, ayrılmaları için bir neden kalmayacağını açıklıyordu. Bununla şunu hatırlamak istiyorum, sorun bilgisizlik sorunu değildir. Bu arkadaşlar Öcalan’ın teslimiyetini, partiye dayatılanların devletin dayatmaları olduğunu biliyorlardı. Burada bilerek teslimiyetçi ve tasfiyeci bir çizgiye, en hafif deyimle onay verme ve bunun kurumlaşmasına en üst düzeyde katkı sunma durumu vardır. O nedenle bu konuda bu durumlarının tatmin edici ve ikna edici bir açıklamasını yapmak durumundadırlar. Ancak ne yazık bugüne kadar bu konuda tatmin edici bir açıklama yapmadıkları gibi, bu sürecin can alıcı karar süreçlerini de açıklamaktan imtina ediyorlar. Bu çok anlaşılmaz bir durumdur. “Yeniden savaş kararı”nın alınmasıyla ilgili bilgileri bile 4 yıl geçtikten sonra açıklıyorlar. Peki, bu gecikmenin nedeni nedir? Bu konuda inandırıcı bir açıklama var mı?

Kısacası, bu arkadaşların sorumlulukları çok büyüktür. Özellikle yönetim kademesinde olanların… O dönemde zindandayken halktan ziyaretimize gelenler şunu diyordu bize: “Haydi diyelim Başkana ilaç verdiler, onu, bu ilaçların tesiriyle konuşturuyorlar. Peki, Başkanlık Konseyi ve Merkez üyelerine de mi ilaç içirmişler? Onlar niye böyle davranıyor?”

Çok haklı bir soru ve hala yanıtını arayan bir soru…

22- O SÜREÇLERİ YAŞAYAN, PKK YÖNETİCİLİĞİ YAPMIŞ ARKADAŞLARIN GENELLİKLE SUSMALARINI YAŞANANLARI ANLATMAMALARINI, BİLDİKLERİNİ PAYLAŞMAMALARININ NEDENİ SİZCE NEDİR?

Bu sorunun yanıtı bir ölçüde yukarıdaki sorunun yanıtında var. Doğru söylemek gerekirse bu arkadaşların tutumunu anlamakta zorluk çekiyorum. Dört yıldan fazla bir süredir genel olarak susuyorlar. Kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak hem genel sorumlulukları hakkında bir şey demiyorlar, hem de kendilerinin de ortak oldukları tarihimizin bu en kirli sayfalarının deşifre edilmesinde gerekli duyarlılığı ve sorumluluğu göstermiyorlar. Dolayısıyla inandırıcı olamıyorlar. Bu kopuş konusunu da çok tartışmalı hale getiriyorlar. Bu durum şu andaki dünyaya bakış açılarıyla, kendilerini algılama durumlarıyla bağlantılı olduğunu da düşünüyorum. Kısacası bu konuda ayrıntılı değerlendirmeler yapmak çok zor, ancak bu arkadaşların tarihsel vebalinin çok büyük olduğunu söylemek bir abartı değil, sadece gerçekliğin altını çizmektir!

Bir dava uğruna mücadele edersin ve bu süreçte hatalar, hatta suçlar da işleyebilirisin. Bunu genel mücadelenin içindeki hatalar veya suçlar kategorisiyle açıklarsın. Bunun anlaşılır bir yanı vardır. Ancak İmralı süreciyle birlikte ortada bir dava diye bir şey kalmadığı gibi açık bir itirafçılık var ve sen bunu bile bile bir politik çizgiye dönüştürüyorsun. Bu, artık bir dava için verilen mücadelenin hata veya suçları kategorisi içinde değerlendirilmez. Bu, artık başka bir şeydir ve senin sorumluluğun da öyle es geçilecek bir şey değildir. “O sistem içinde başka bir şeye yapamazdık” gibi bir gerekçe de olmaz. Yine halk deyimiyle “hiçbir şey yapamıyorsan bile gidip evinde de oturamaz mıydın”? Bir arkadaşımıza sormuşlardı: Bundan sonra ne yapacaksın? O da hiçbir şey yapamazsam, gidip eşkıyalık yaparım daha iyi! 1999 öncesi ve sonrası, yani İmralı öncesi ve sonrasının farkını çok iyi koymak gerekiyor. Bu ayrım doğru yapılmadı mı, sorumluluklar gibi sapla saman da bir birine karışır!

23- 1999\’DAN BERİ YÜRÜLÜKTE OLAN İMRALI KONSEPTİNİN PRATİK SONUÇLARINI VE SOMUT TAHRİBATLARINI İZAH EDEBİLİRMİSİNİZ?

Bu konu gerçekten çok uzun ve ayrıntılı tartışılması gereken bir konudur. Buna rağmen birkaç noktanın altı çizilebilir. Vurgulamak gerekir ki, İmralı çizgisi, Kürt halkını her açıdan ve her yönden silahsızlandırma ve Türk devletine bağlama, Türk devleti için kabul edilebilir bir konuma getirme çizgisidir. İdeolojik olarak silahsızlandırma ve onun yerine devletin resmi tezlerini benimsetme, Kemalizm’i yeniden Kürtlerde canlandırma ve yurtseverlik bilinçlerini yok etme hareketidir. Sadece bu kadarı da değil, Öcalan, Kürtlerin mücadele beleklerini silme ve onun yerine hurafelerden bir tarih anlayışını geçirme çabası içinde de oldu. Politik ve stratejik olarak Kürt halkını programsızlaştırdı, amaç ve hedeflerden yoksun bıraktı. Tek bir “program” bıraktı: Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı, kendisini Türkiye demokratik ulusu içinde tanımlayan, alt kimlikli bir unsur olarak dilini ve kültürünü bu çerçevede yaşayan, buna karşılık bu devlete ve düzene kabul edilmiş bir unsur derekesine indirgedi. Bu politik hedefsizlik, daha da kötüsü devlet tarafından kabul edileme yalvarış çizgisi, Kuzey Kürtlerinin güçsüzlüklerinin de en büyük bir nedenidir. Aslında halk direniyor, bu kadar silahsızlandırma çabalarına rağmen yurtseverlik duyguları tümden yok edilmemiştir. Ama bu direnişlerinin politik bir sonucu olmadığı gibi kendisine dönen silahlar işlevini bile görebiliyor çoğu zaman… Aslında son çeyrek yüzyıl içinde yaratılan değerler, devletle bütünleşmenin aracı olarak kullanılıyor, harcanıyor, tahrip ediliyor, ama bunlara rağmen bu birikimi bitiremediler. Dahası bu birikimi Kürt toplumunu denetleyen, dinamiklerini ipotek altına alan ve kendisi dışındaki hiçbir şeye yaşam hakkı tanımayan bir iktidar sisteminin dayanağı, zemini ve silahı haline getirmiş bulunuyorlar…

Burada salt birçok yönlü tasfiye hareketiyle değil, aynı zamanda bunun temel silahı ve gücü olan despotik bir iktidar sistemiyle karşı karşıyayız. Bu iktidar sistemi, İmralı’dan sonra, özellikle 2004’ten sonra her açıdan kurumlaştırıldı. Ayrılmalar, kopmalar da oldu, ama bunlar da bir alternatif merkez haline gelemediler. Dolayısıyla tek olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanmakta, son çeyrek yüzyılın bütün değer ve birikimlerini bu iktidar siteminin vurucu bir silahı olarak kullanmaktadırlar.

Bilindiği gibi, Öcalan iktidar sistemi, Kemalizm’de olduğu gibi her türlü seçeneği daha doğmadan ortadan kaldırma ve yeniden ortaya çıkarma olanak ve koşullarını yok etme sistemidir. Kadroları iradesizleştirme ve sistemin iradesiz bir uygulayıcısı haline getirme, her türlü farklı ses ve eğilimi bastırma ve henüz doğmadan mahkûm etme, hainlik, ajan ve provokasyon suçlamalarıyla bilinç ve bilinçaltlarında mahkûm etme mekanizmaları, bu sistemin iki temel ayağını oluşturmaktadır. Kuzeyde ulusal gelişmelerin PKK’nin mücadelesiyle olması, diğerlerinin herhangi bir varlık göstermemeleri, PKK’nin ise süreç içinde Öcalan iktidar sisteminin tekeline girmesi, bu anılan iki mekanizmayı çarpıtılmış ve tersyüz edilmiş biçimiyle de olsa halk nezdinde kabul edilir bir noktaya getirdi. Kısacası kadroların iradesizleştirilmesi ve bu sistemin birer uygulayıcıları haline getirilmeleri, halkın politik olarak silahsızlandırılması ve geleceğinin ipotek altına alınması, bunun da Öcalan iktidar sisteminin temel bileşenleri haline getirilmiş olmaları halkımızın yaşadığı en temel paradokstur. Bu paradoks aşılmadan gelişme kaydetmek mümkün değildir. Tabii bu, mümkündür, ama çok kolay olmadığını bilmek gerekiyor. Bu sistemin sayısız çıkar ilişkisi ile de iç içe, çok karanlık bağlantıları da var. Ama bunlardan daha önemlisi, mücadele ile Öcalan iktidar sisteminin bilinç ve bilinçaltlarında özdeşleşme yanılsamasının yaratılması ve bunun her gün yeniden yeniden üretilmesidir. Bu noktada temel sorun Öcalan iktidar sisteminin Kürdistan’daki gelişmelerin önünde en temel hedef olduğunu görmek ve bunu aşacak bir seçenek yaratabilmektir. Bunu belki de kısa vadede yaratmak güçtür, ama bunun temellerini geliştirmek ve bir çekirdek yaratmak mümkündür!

Yaratılan tahribatların çok boyutlu bilançosunu çıkarmak mümkündür, ama bu röportaj çerçevesinde bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum. Son olarak bir noktaya vurgu yapmakla yetineyim. Öcalan’a bağlanan ve Genelkurmay emriyle yeniden başlatılan çatışma sürecinin insan kayıpları önemli bir tahribattır. Bu da halkı ve geleceğini bugünden tahrip etme çabasıdır. Tabii en hafif ve yalın ifadesiyle böyle… 

 

Leave a Reply