28 Eylül Star Açık Görüş
\”Beyefendi, size hiç insan dışkısı yedirttiler mi, cop sokup sonra da yalattılar mı, arkadaşınıza tecavüze zorladılar mı sizi; yapsalardı unutur muydunuz; velev ki siz hafızanızı kaybetmeyi tercih ettiniz, ananız-babanız, çoluğunuz çocuğunuz, amcanız yeğeniniz, köylünüz memleketliniz unutabilir miydi, içine sindirebilir miydi, hiçbir şey olmamış gibi yapabilir miydi; hele ki bunları yapanlar/yaptırtanlar, cezalandırılmak ne kelime, kahraman ilan edilip en üst mevkilere/rütbelere terfi ettirilmiş/ettiriliyor ise?\”
Bu insanlık dışı canavarlıkların ceremesi ise bize, hepimize ödettiriliyor, en başta şehit ana-babaları, yetimleri-dulları olmak üzere, tam bir çeyrek yüzyıldır. 20 bine yakın faili meçhul, 10 bine yakın gözaltında ve gözaltı dışı kayıp/yargısız infaz ve cesedi karşılığında ruhu kabzedilmiş itirafçılarla birlikte 100 bine yakın can, yerinden yurdundan hayvanından malından çalışıp hayatını idame ettirme olanaklarından/araçlarından edilmiş üç milyonu aşkın insan ve onların, pek çoğu sokaklara, dilenciliğe, tinerciliğe, gaspa, darba, mafyanın kucağına, fuhuşa itilmiş kuzucukları; silaha, silahlanmaya ve savaşa harcanıp AB\’nin 8,5, Yunanistan\’ın ise 6,5 katı bebek ölümleri, açılamayan/donatılamayan hastaneler okullar, kurulamayan fabrikalar, istihdam edilemeyen elemanlar vb… şeklinde geri dönen yüz milyarlarca dolar ve hepsinden de daha hayatî olarak insanların gerek birbirlerine gerekse ülkenin geleceğine olan güvenlerinin yok oluşu.
Ölüsü yaralısı 50 bine yakınını ‘etkisiz hale\’ getirdik ama ‘dağda\’kilerin sayısı bir türlü azalmıyor diyenlerin bir gramlık beyinleri varsa, şunu anlamaları gerekir: Bu mesele dağdan, dağdakileri yok etmekle çözümlenemez. İster Cudi\’deki, isterse Kandil\’deki, bu insanlar hüdai nabit olarak dağda bitmiş ya da dağın tepesine Merih\’ten veya başka birileri tarafından getirilmiş değil; buradan, yani düzden/ovadan oraya gitmişlerdir; dolayısıyla bu iş burada/buradan halledilecekse halledilecektir. Buradan oralara niye gittiklerini ortaya koymadıkça, oradan buraya nasıl getirileceklerini bulmak da mümkün olmayacaktır. Yok orada kalsınlar, biz de onları orada temizleriz demek ise, bu çeyrek yüzyıllık savaşı ilelebet sürdürmekten yana olmak demektir; yani, hem kendi topraklarımızda, hem de Kuzey Irak\’ta bitimsiz bir savaş, kendi ülkemizin insanlarına/vatandaşlarımıza karşı yine kendi vatandaşlarımızın eliyle, canıyla, vergileriyle ve de Amerika\’nın izni, ‘istihbarat desteği\’, dolayısıyla yönlendirmesi, vesayeti altında, bu arada ister istemez İsrail\’in de muavenetiyle; ki bu aynı zamanda bin yıllık komşularımıza, kardeşlerimize karşı cinayet, zulüm, baskı ve haksızlık konusunda en alçakça ve en iki yüzlü suç ortaklığını da beraberinde getirir: Irak\’ı kana bulayan canilerin ikmal üssü ve nükleer başlıklı füzelerin konuşlandığı yer İncirlik, İsrail uçaklarının katliam talimi yaptıkları yer de Konya\’dır. Daha açık seçik ve yoğun ifadesiyle, kendi ‘terörist başı\’sını bile kendisi yakalayamamış bir rejim, kimler yakalayıp da teslim etmişse onların parmağının ucunda oynatılmayı baştan kabul etmiş bir piyondur.
‘Dağın yolunu kesmek\’ten söz ediyorlar. Buranın pisliği temizlenmeden, dağın yolu kesilmez.; dışkıcı başılardan hesap sorulmadığı sürece de buranın temizlenmesi söz konusu olamaz. Pekiyi, böyle bir temizliği kim yapacaktır? Tabiî ki, bu işi en başta Meclis üstlenmek zorundadır. Ama, darbecilerin üzerine gidilmesi yolunda Ufuk Uras\’ı DTP\’lilerden başka kim desteklemiştir ki? \”Aslında AKP yeni bir ‘sivil\’ anayasayla 12 Eylül düzenini ortadan kaldıracaktı ama, statükonun egemen güçleri buna mani oldu\” diye kimse vızvızlanmasın: AKP bütün gücünü bu düzenden almaktadır; hatta bu düzenin gözündeki en ideal oyuncudur. Bu partinin demokratikleşme yolunda en ufak bir iyi niyeti olsa, her şeyden önce yüzde on barajını tümüyle kaldırmasa bile -ki, hakça olanı, sıfır barajlı ve millî bakiyeli bir sistemdir-, düşürülmesinden yana bir tavır alırdı. Konulması ve sürdürülmesinin görünürdeki gerekçesi siyasî istikrar olan bu barajın pratikte istikrarı sağlamaya yetmediği açıktır: İstikrarın en sağlamına ulaştık derken, bir de bakarsınız bir kapatma davası açılmış, her şey blokaja girmiş, sonra da yüzde 50\’ye yakın oylu iktidar partisi hacir altına alınıvermiş; olmayan bir laikliğe karşı odak oluşturduğu gerekçesiyle. Ama zaten böylesi yüksek bir barajdan murad edilen aslında, bidayette sol\’u daha sonra da Kürtleri Meclis\’e sokmayıp, sürekli bir ‘dağ kontenjanı\’nı elde bulundurmaktır. Başka bir ifadeyle, yeni Genel Kurmay Başkanı\’nın tabiriyle ‘kabul edilebilir ölçüde bir terör\’, yani kontrol altında tutulan, şehirlerin bombalanması, fabrikaların yerle bir edilmesi rizikosu bulunmayıp, sefere çıkılıp cepheye gidilmesini de gerektirmeyen sürekli bir iç savaş hâli 12 Eylül düzeninin kilit taşıdır: Askerî vesayet rejimi ancak böyle ayakta durur. Toplumun bir kesimine yasal zeminde siyasete katılıp sesini dinletebilmenin yollarını kapatan bir sistemin doğrudan doğruya bölücü bir işleve sahip olduğu, dolayısıyla kendisine iç düşmanlar bulamazsa kendi egemen konumunu yitirecek olan güçlerin ekmeğine yağ sürdüğü ise açıktır. Ancak AKP bu sistemi değiştirmek bir yana bu sistem içinde yan yollardan dolaşıp Meclis\’e girmeyi başarmış DTP\’nin kapatılmasına da hiçbir şekilde karşı çıkmamaktadır. Bunun yanı sıra, gerek partiler demokrasisinin gerekse parti içi demokrasinin önünü tıkayan Siyasal Partiler Yasası\’nı değiştirme konusunda da hiçbir şey yapmış veya bir şeyler yapmaya niyetli değildir. Oysa bu yasanın mümkün kıldığı lider otokratlığı yüzündendir ki, mevcut sistem açısından meşrûluğu en tartışılmaz olan bugünkü Cumhurbaşkanı\’nın seçilme süreci de bu denli tartışmalı ve bunalımlı bir süreç olarak yaşanmıştır. 367 şartı ve 27 Nisan muhtırası gibi utanmazca ve gayri meşrû girişim ve müdahaleler karşısında gerçekten de demokrasinin zaferi olarak alkışlanıp desteklenmesi gereken bu seçim, bu makama seçilecek kişinin tek bir kişi, yani çoğunluk partisinin başkanı tarafından belirlenmiş olması gibi bir antidemokratiklikle malûldur.
Verilmiş her bir oyun eşit derecede Meclis\’e yansıyacağı, şiddete başvurmayı öngörmeyen/başvurmayan her partinin yasal varlığının güvence altında bulunduğu, milletvekillerinin parti liderinden çok seçmeni karşısında sorumluluk hissedeceği bir siyasal ortamın bütün sivil siyasetçiler tarafından arzu edilmesi ve elbirliğiyle inşa edilmesi gerekir. Ancak Türkiye\’de olan bunun tam tersidir. Zira 12 Eylül\’ün anahatlarını çizip yerleştirdiği düzende siyaset ‘devlet politikası\’ adı altında başta silahlıları olmak üzere bürokratik seçkinlerin tekeline verilmiş, sivil iktidar ise, söz konusu ‘devlet politikası\’nın sınırları çerçevesinde gündelik işleri yürütmekle sınırlandırılmıştır. Bu durumda sivil siyasetçilerin, siyasî partilerin aralarındaki tek rekabet konusu çeşmenın başına kimin geçeceği sınırlarının ötesine geçememekte ve ellerindeki siyaset alanında yapabilecekleri de kendi yandaşları/yandaş toplayabilmek için rant üretmekle sınırlı kalmaktadır. Aslında bu model, yani süreklileşmiş iç savaşlı askerî-bürokratik vesayet/hacir rejimi Anadolulusuydu İstanbullusuydu topyekun burjuvazinin pek de işine gelmektedir. Hatta aralarındaki rant paylaşım çatışmalarının yeşil sermayeydi beyaz sermayeydi gibi tartışmalara ve kavramlaştırmalara yol açması da sermayenin topyekun aklanıp meşrulaştırılmasında bir kaldıraç rolü de oynamış olmaktadır. Sermayeye ‘yeşil\’ diye savaş açanla ‘komprador-yabancı işbirlikçisi\’ diye savaş açan aslında elele vermiş, aynı davaya hizmet etmektedirler: Sermayenin emek sömürücüsü olmaktan kaynaklanan özgül gayri meşrûluk temelini, belki de farkına varmadan gözlerden gizlemek, ön plana çıkmaz kılmak. Süreklileştirilmiş savaş hali, bazen belki seslerinin kısılmasına da yol açmaktadır ama, aynı zamanda şehit cenazelerinin tersane cinayetlerinin gölgede kalmasını sağlaması gibi hayatî bir işleve de sahiptir. Emek temelinde örgütlenmenin önce yasaklanıp sonra da fiilen imkansız hale getirilmesini kendisine borçlu oldukları 12 Eylül rejimi, terörle mücadele adına milyonlarca insanın üretim araçlarından koparılıp (köy yakma-boşaltma, mera yasağı vs…) büyük merkezlerin çevresinde bir lokma ekmek bulabilmek için en kötü koşullarda çalışmaya hazır devasa bir işsizler ordusu oluşmasının da yolunu açmıştır. Sendikalaşma, sendikalılaşma, iş güvenliği, iş güvencesi, sigortalılık, kıdem tazminatı vb…, bütün bunlar artık ikinci plandadır. Tabiî bunun karşılığında da kaçak işçilik, kayıt dışılık, taşeronlaşma ve bütün bu güvencesizlik ortamında da mezhepten etnik kökene, tarikattaşlıkdan hemşehriliğe çok çeşitli temellerde zorunlu bir cemaatleşme. Ancak öyle bir cemaatleşme ki, işçi ile işveren/işbulan ilişkilerini de içeriyor olması bakımından globalleşme çağı feodalitesi de diyebileceğimiz bir yarı köleleşme. İnsanların neyi nasıl ürettiklerinden çok cemaatsel mensubiyet temelinde hayatlarını sürdürme yolu bulabilir hale geldikleri ölçüde, bir yandan kişiliğin yerine kimliğin ağır basması ve bunun siyasete yansıması, diğer yandan da hak arama yerine sadaka dilenme; tabiî bu arada insanın da kendi geleceğini kendi eliyle kurmaya soyunmuş bir tarih öznesi olmaktan çıkıp sahipsiz veya sahibini kendinden zayıf bulduğu her şeyi yağmalama peşindeki asalak bir canavara dönüşmesi. Ve alın size, Bayram öncesi oldukça aydınlık bir Türkiye tablosu.
