Daha seçimler öncesinde gündeme gelen ve seçimlerin hemen ardından ise, üzerinde yapılan tartışmalar alevlenen Anayasa değişikliği meselesi, en nihayet hazırlanan bir taslakla somutluk kazandı. Anayasa tartışmasında öne çıkarılan ise, bunun bir "sivil anayasa" olduğuydu.
1982 Anayasası'nın değiştirilip, yerine daha "demokratik", "özgürlükçü" vb. niteliklere sahip bir Anayasa hazırlanacak iddiaları sürerken, kapalı kapılar ardında hazırlanan bir taslak parça parça kamuoyuna sunulmaya başlandı.
Kamuoyuna açıklamadan ziyade, sızdırma denebilecek bir yöntemle gündeme gelen taslağın özellikle de, öncekine göre ciddi ve olumlu değişiklikler var gibi görünen bazı maddelerinin öne çıkarılarak, ilk etapta bunların gözler önüne serilmesi ise, çok açık ki bir göz boyamadan ibarettir. Ayrıca nabız yoklama anlamına da gelen bu yaklaşım, egemen sınıfların halk aleyhine yaptığı tüm değişikliklerde (daha doğrusu yeni saldırılarda) kullandıkları bir taktikten başka bir şey değildir. Benzer pek çok durumda olduğu gibi, bu Anayasa taslağının ve bununla birlikte Anayasa'da yapılmak istenen değişikliklerin gerçek muhtevası, yani en az eskisi kadar halk düşmanı olan yanı halktan gizlenmektedir.
Değişen ne?
Üzerindeki tartışmalar hala süren taslağın bazı maddelerini ele aldığımızda, aslında her şeyin eskisi gibi kaldığını ve kalacağını, egemen sınıfların çıkarlarının önceki gibi, hatta artarak korunduğunu göreceğiz.
Örneğin bu "sivil" olma iddiasıyla getirilen Anayasa taslağında MGK varlığını aynen korumakta. Ülkedeki faşist rejimin varlığının başlıca teminatlarından olan MGK, görüldüğü gibi yine var olmayı sürdürecektir. MGK'ya karşı zaman zaman sözde çıkışlar yapan AKP'nin, bu konuda ne kadar samimi olduğunun da göstergesidir bu aynı zamanda.
Mevcut anayasada yer alan, yargının "bağımsız" olduğu ibaresine, bir de "tarafsızlık" eklenecekmiş. İlgili madde "Hakimler, görevlerinde bağımsız ve tarafsızdırlar. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler" şeklinde düzenlenecekmiş. Oysa sadece yargının değil, yasamanın, yürütmenin ve bir bütün olarak da sistemin tüm kurum kuruluşlarının faşizme göre düzenlendiği bir devlet yapılanmasında, böyle bir düzenlemenin pek bir anlam ifade etmeyeceği, daha doğrusu uygulamada hayat bulmayacağı/bulamayacağı kesin. Kısacası, MGK'ya, kontr-gerillaya ve bir bütün olarak da egemen sınıflara bağımlı yargının, böyle kağıt üzerinde yapılan değişikliklerle düzeleceğini söylemek, aldatmacadan başka bir şey değildir.
Vatandaşlık tanımında yapılmaya çalışılan değişiklik de yine kelime oyunundan öte gitmemektedir. Geçerli anayasada "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" şeklinde yer alan vatandaşlık tanımlamasının, 1924 Anayasası temel alınarak şöyle değiştirilmesi söz konusuymuş: "Devlete vatandaşlık bağı olan herkese dini ve etnik kökeni gibi ayrımlar gözetilmeksizin Türk denir." Peki burada değişen nedir? Hiçbir şey. Türk olmayan kesimlere dönük Türklük dayatması varlığını aynen korumaktadır. Türk olmayanların kimliği, hatta varlığı yine inkar edilmektedir.
Yine aynı taslakta YÖK'ün kaldırılarak, yerine Üniversitelerarası Koordinasyon Kurulu adıyla yeni bir kurulun getirilmesi öngörülüyor. Kurulduğundan bu yana tartışmalı olan ve üniversitelerde bir baskı sistemi kurduğu konusunda tartışmaya bile gerek olmayan YÖK'ün kaldırılması elbette gereklidir. Ancak bunun yerine ne konulacağı ve işleyişinin, işlevinin ne ve nasıl olacağı, muğlak ve hatta tartışmalıdır. Zaten AKP'nin YÖK'e karşı olma görüntüsünün kendisidir esas tartışmalı olan. Çünkü AKP'nin YÖK'e baskıcı karakterinden dolayı karşı çıkma ihtimali dahi, gerçekliğiyle, ideolojik yapısıyla bile örtüşmemektedir.
Burada da gerçekten demokratik ve bilimsel eğitimi öngören, temel hak ve özgürlükleri içeren bir değişiklik olmadığı/olamayacağı çok açıktır. Bunun olabilmesi için, eğitimin gerçek özneleri olan, başta öğrenciler olmak üzere, öğretim üyeleri ve üniversite çalışanlarının, bu tür oluşumların yönetim mekanizmalarında yer almaları gerekmektedir. Mevcut sistem içinde ise bunun mümkün olması düşünülemez.
Kısacası, bu madde bağlamında yapılmak istenen değişiklik de yine, AKP'nin üniversitelerde kadrolaşmasına, kurumsallaşmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Çünkü AKP'nin de kendinden önceki hükümetler gibi demokratikleşme gibi bir derdi yoktur. Zaten taslağın hazırlayıcılarının başında bulunan Ergun Özbudun da, YÖK'ün bir bütün olarak kaldırılmasından değil, sadece "bazı değişikliklerden" söz etmektedir.
Demokratikleşme değil, kurumsallaşma!
1984 Anayasası'na 12 Eylül AFC generallerini korumak için konulan 15. Madde'de değişiklik var gibi gösterilmeye çalışılıyor. Ve kimileri hemen bunu "12 Eylül generallerine yargı yolu açıldı" gibi yorumlamaya kalkıyor. Oysa gerek hükümet gerekse Anayasa taslağını hazırlayan heyet, böyle bir amaçlarının olmadığını açık açık söylemekteler. Ayrıca madde böyle bir şeye olanak tanısa bile, bunun 12 Eylül faşist generalleri için mümkün olamayacağını, çünkü zaman aşımına uğradığını söylemekten de geri durmuyorlar. Ayrıca bırakalım 12 Eylül generallerine yargı yolunu açmayı, kendi iktidarları döneminde yaşanan ve yine içinde çeşitli düzeylerde askerin -özellikle de Büyükanıt'ın- yer aldığı açığa çıkan Şemdinli vb. olayların üstünü örten bir hükümetten böyle bir şeyi beklemek ancak safdillik olur.
Eğitime ilişkin bir başka madde ise, özellikle de Kürtleri yakından ilgilendiren eğitim diline ilişkin maddedir. Hazırlanan taslakta şöyle denmektedir: "Eğitim ve öğretim dili Türkçe'dir. Türkçe'den başka dillerde eğitim demokratik toplum gereklerine göre düzenlenir." Yani madde görünürde Türkçe'den başka dillerde eğitim yapılabilmesinin önünü açmaktadır. Ancak dediğimiz gibi, sadece görünürde böyle. Bunun üzerine atlayacak olanlar, bunu yapmadan önce bunun bir "vitrin" olup olmadığını bekleseler deriz. Çünkü adı üstünde, kamuoyuna sunulan henüz bir taslaktır! Aynı zamanda da bir nabız yoklaması. Kesin biçimini aldığında eskisini aratmayan düzenlemelerle karşılaşmak hiç de sürpriz olmasa gerek.
AKP bu Anayasa değişikliği girişimiyle aynı zamanda kendi tabanının uzunca zamandır girdiği, hatta ilk hükümet olduğu dönemden beri denebilecek, beklentileri de karşılama amacı taşımaktadır. Bunun başında ise dini tarikatların önünü açmak, türban vs. ideolojik meseleler gelmektedir.
Bunlara ilişkin şöylesi değişiklikler gündemdedir: Önceki Anayasada "14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir" biçiminde formüle edilen fıkra, "kamu düzenine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir" olarak değiştirilmek isteniyor. Bunun anlamı ise kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Bugün zaten esas olarak serbest olan tarikatların her türlü faaliyetleri daha da özgür hale getirilmek istenmektedir. Daha doğrusu bunlara yasal kılıf uydurulmaktadır. Bu yeni düzenlemeyle birlikte, jandarma polis vd. kolluk güçlerinin kimi zamanlarda, o da ya göstermelik ya da egemenlerin kendi içindeki dönemsel çatışmalara bağlı olarak gerçekleştirmeye çalıştığı baskın, kapatma vb. engellemeler ortadan kaldırılmak, bunların önü kesilmek istenmektedir. Ve böylelikle AKP de gücüne güç katarak, daha uzun süre hükümette kalabilecektir. Yapılan hesaplar bunu da içermektedir. Kısaca tekrar etmek gerekirse, AKP'nin derdi demokratikleşme değil, kurumsallaşmadır.
Bu taslak aynı zamanda, Bir yandan cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayan, diğer yandan ise yargı dokunulmazlığı da getirerek, cumhurbaşkanını yolsuzluklardan ve daha bir dizi yargılanmayı getiren durumdan kurtaran düzenlemeler içermektedir. Bunu Gül nezdinde düşündüğümüzde, kendisinin örneğin kayıp trilyon davasından yargılanmasının önü kesilmek istenmektedir.
Sonuç olarak;
Düzen içi muhalefete bile bir dizi engellemeleri de içeren bu anayasa taslağı, her şeyden önce sistemin devamına hizmet etmektedir.
Sivil olduğu söylemi açık bir aldatmacadan ibarettir, çünkü kapalı kapılar ardında ve atanan kişiler tarafından hazırlanmaktadır ve bu yönüyle de "sivil" değil, gayet "resmi"dir!
Mevcut sistem içinde temel hak ve özgürlükleri içeren ve bunları büyüten bir anayasa zaten mümkün değildir. Bugün allanıp-pullanarak sunulmaya çalışılan bu anayasa, özelde ülke egemenlerinin genelde ise bağlı oldukları emperyalistlerin dönemsel ve konjonktürel çıkarlarına hizmet etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini gözeten, sömürüyü talanı ortadan kaldıran, gerçek halkçı bir anayasa, ancak geniş yığınların mevcut düzeni alaşağı etmesiyle mümkün olabilecektir!
(İşçi-Köylü, sayı: 83, 21 Eylül-4 Ekim '07)
