Elinizdeki cilt, 22 Eylül 2009 ile 21 Mart 2016 arasında, altı buçuk yıla yayılan bir zaman diliminde kaleme alınmış seksen sekiz yazıdan oluşuyor.
Dizinin en uzun zaman aralığını kapsayan cildi budur. Önceki üç cilt, birer ya da ikişer yıllık kesitlerin kaydıydı; bu cilt, bir “Açılım”ın açılmadan kapanmasından başlayıp bir soykırım hareketine ve ona karşı gelişen direnişe kadar uzanıyor. Arada bir referandum, iki genel seçim, Arap coğrafyasında patlayan “Arap Baharı” süreçleri, Roboski, Paris, Kobanê, 7 Haziran, Suruç, Ankara, Sur ve Cizre var.
Ama bu cildi diğerlerinden ayıran şey, kapsadığı sürenin uzunluğu değildir.
Bu cilt, yazarının kendi değerlendirmelerinin yanına sonradan bir düzeltme notu koyduğu cilttir.
Bu önsözün en zor ve en gerekli bölümü de budur. Ona geleceğim. Ancak önce bu yazıların hangi sorunun peşinde yazıldığını ortaya koymak gerekiyor.
II
Cilt, 22 Eylül 2009 tarihli “‘Açılım’ Açılmadan Kapandı!” yazısıyla açılıyor. Bir önceki cildin son yazısı 15 Eylül 2009 tarihliydi. Yani arada bir hafta var; iki cilt arasında bir kopuş değil, kesintisiz bir süreklilik söz konusudur.
O yazının tespiti şuydu: Ortada ciddi ve tutarlı bir reform paketi yoktur; “Açılım”ın özü, Kürtleri oyalama ve dinamik unsurlarını tasfiye sürecine alma özüdür. Devletin “esneme marjı”, en fazla Kürtleri “Demokratik Türkiye Ulusu”nun bir “alt kimliği” olarak yeniden tanımlamaya kadar uzanır. Resmi çizgi ve onun kurumlaşması yerinde durduğu sürece, “Açılım” adı altında yapılan her şey, inkâr ve imha programının başka bir biçimde yedirilmesi girişiminden öteye geçemez.
Bir ay sonra Habur oldu. “Bir Kez Daha 10 Yıl Önce ve 10 Yıl Sonra…” başlıklı yazıda bu olayın politik özü tek cümleyle konuldu: Hangi gerekçeyle ve hangi “misyonla” gelmiş olursa olsun, bu duruşun özü teslimiyetten başka bir şey değildir; on yıldır süren teslimiyet ve tasfiye sürecinin yeni bir halkasıdır.
“‘Demokratik Türkiye Ulusu’ Hakkında Birkaç Söz” başlıklı iki bölümlük yazıda bu kavram, hiçbir tarihsel, toplumsal ve kültürel temeli olmayan bir girişim olarak tanımlandı: Resmi Türk ulus teorisini bir kalem darbesiyle restore etme ve bunu “Kürtler eliyle” meşrulaştırma girişimi. “Tek vatan, tek ulus ve tek devlet” amentüsünün başka bir ifadesi.
Bu cildin ilk yılı, egemenler cephesindeki iktidar savaşının kroniğidir. Ergenekon, darbe planları, Özel Yargı, Anayasa değişiklik paketi, CHP’de gerçekleştirilen operasyon, 12 Eylül 2010 referandumu… Bu yazıların ortak tezi değişmez: Yaşanan, bir demokratikleşme kavgası değildir. “Demokratikleşme” söylemi, bu savaşta en geniş cephenin desteğini almak için kullanılan bir politik araçtır. Son Anayasa paketinde Kürt sorunu, Aleviler sorunu ve seçim barajı ile ilgili en sıradan bir önerinin bulunmaması, bu değerlendirmenin en somut kanıtıdır.
Ve buradan devrimci yurtsever tutum türetilir: Bu savaşın basamağı, payandası ve aleti olmamak. Referandumda “Evet” ya da “Hayır” değil, bu oyunun parçası olmayı reddetmek.
Bu cildin yazılarının yarısına yakını tek bir yıla, 2010’a aittir. Bu, rastlantı değildir. O yıl, egemenler cephesindeki kavganın anayasa zeminine taşındığı, Kürdistan’da ise “topyekûn bastırma ve teslim alma kampanyası”nın yeni bir düzeye çıktığı yıldır. Özel savaş aygıtı, bir yandan Hakkâri ve Botan’ı hedef tahtasına oturtur, öte yandan Özel Yargı eliyle kitlesel tutuklamalara girişir. Aynı yıl “Demokratik Özerklik” ilk kez bir “stratejik hedef” olarak telaffuz edilir. Yani 2010, hem saldırının hem de ona verilen yanıtın biçimlendiği yıldır; bu cildin ağırlık merkezinin orada olması bundandır.
III
Bu cildin bir omurgası var: Dört ayrı yazı dizisi.
“Ulusal Soruna Devrimci Yaklaşımın Paradoksları” — beş bölüm. Buradaki soru, Marks’tan bu yana tartışılagelen bir sorudur: Devrimci sosyalistler, ulusal hareketlerin bağımsızlık mücadelesini desteklerken, aynı hareketin kendi içinde kurduğu iktidar ilişkileri ve gelecek tasarımı karşısında nasıl bir tutum alacaklar? Bu iki tutumu bir bütünlük içinde dengelemek, doğası gereği çelişkilidir, paradoksaldır. Ve ne yazık, tarihsel pratikler bu konuda parlak örnekler sunmuyor.
“Türkiye’de Demokratikleşme Sorunu Hakkında Kısa Notlar” — altı bölüm. Burada demokrat olmanın ölçüleri tek tek konuluyor: Ermeni Soykırımı ile hesaplaşmak; “Milli Savaş” denilen sürecin Osmanlı devlet aklı ve kadrosuyla sürekliliğini görmek; devlet-ulus teorisi ve programıyla hesaplaşmak; Kemalist laiklik kurumlaşmasına karşı tavır almak; devletin askeri-despotik yapısı ile Kürt sorunu arasındaki doğrudan bağı kavramak; yeni-sömürgecilik ve bağımlılık ilişkilerine dokunmak; ve 12 Eylül’ün bütün anayasal ve yasal yapısını tasfiye etmek. Dizinin vardığı sonuç tektir: Türkiye’de demokrasi sorunu, bir devrim ve iktidar sorunudur.
“PKK Gerçekliğine Doğru Yaklaşmak” — üç bölüm. Bu dizinin ulaştığı formül, bu cildin en tartışılması gereken cümlelerinden biridir:
Bir: Devrimci programı, ideolojisi ve direnişçi pratiğiyle, direnenlerin, sembolik ifadesiyle Mazlumların PKK’si…
İki: Bu düzen ve sistemle uzlaşmayı ve bu düzen tarafından kabul edilmeyi bir çizgi haline getiren, süreç içinde devrimci emekçi çizgi ve kadrolarının tasfiyesini bir iktidar olma tarzı haline getiren, tek kişiye dayalı despotik iktidar sistemini kurumlaştıran Öcalan PKK’si…
Birincisine sahip çıkmak, ikincisini reddetmek. Hem doğru bir tarih anlayışının, hem de devrimci ideolojik ve politik çizginin kaçınılmaz bir gereğidir.
“Devrim Süreçleri ve Bazı Teorik Sonuçlar” — iki bölüm. Tunus ve Mısır üzerine yazılmış bu iki yazı, bir “dış politika” merakının ürünü değildir. Vardığı yer, bu cildin en ağır özeleştirisidir: İktidar sorunu, devrim ve devrimci sosyalizmin en kilit sorunudur; ancak ne yazık, bu konudaki teori ve pratiklerimiz aynı zamanda en zayıf halkamız, ölümcül boşluğumuz niteliğindedir. Kaybettiğimiz yer de tam burasıdır.
Bu dört dizi, bu cildi bir güncel olaylar derlemesi olmaktan çıkarıp bir teorik hesaplaşma metnine dönüştüren şeydir.
IV
Şimdi bu cildin merkezî kavramına gelelim: Paradoks.
Bu sözcük, bu ciltte rastlantısal olarak dolaşmıyor. Yazı başlıklarında geçiyor, yazıların içinde döne döne tanımlanıyor ve cildin son yazısı da onunla bitiyor.
Paradoks şudur: Kürdistan sorunu ve onun devrimci dinamiği, TC’nin sınırlarına ve resmi söylemine sığmamaktadır; onu her gün delik deşik etmektedir. Ama bu dinamiği temsil ettiğini söyleyen irade, kendisini bu sınırların içine sığdırmaya çalışmaktadır.
Bu temel paradoksun birçok görünümü var ve bu cilt onları tek tek sayıyor:
Halk direniyor, ağır bedeller ödüyor; ama bu direnişin yönetimi kendisinde değildir. “Kuzey Kürtlerinin Traji-komik Paradoksları” başlıklı yazıda bu, en yalın haliyle konulmuştur: Kendi ulusal kimliğinin bilincinde olmak başka şeydir, özgürlük ve bağımsızlık bilincine sahip olmak başka şeydir.
Bir yandan çatışmalar tırmandırılır, öte yandan belli koşullarda silah teslim etmeye hazır olunduğu beyan edilir. Bir yandan “devletli çözümden” yana olunmadığı açıklanır, öte yandan egemen devletlerin varlığı tanınmaktan vazgeçilmez.
Devletin karşısında program düzeyinde el pençe divan, eylemsel olarak silahlı bir duruş; ama kendi içinde “özgürlük teorisi” adına despotik ve bastırmacı bir duruş.
“Stratejik Duruş ya da Stratejik Kırılma!” başlıklı yazıda bu, tek bir alıntı üzerinden görünür kılındı. Karayılan’ın “Devlet bizi yenilgiye uğratamaz, ama biz de devleti yenilgiye uğratamayız” sözü, bir durum tespiti değil, bir stratejik kırılmanın itirafıdır. Çünkü eğer verilen mücadeleye “savaş” deniyorsa, savaşın teorik ve politik anlamı, karşı tarafın iradesini şu veya bu düzeyde kırmak ya da en azından esnetmektir.
Ve “Demokratik Özerklik” tartışması. Bu cildin iki yazısı bu projeye iki ayrı sorudan yaklaşıyor. Birincisi: Bu proje, Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını karşılıyor mu, yoksa sömürgeci egemenliği biraz daha yaşanabilir kılmayı mı amaçlıyor? İkincisi, ve asıl can alıcı olanı: Bu proje, kendi içinde demokratik midir? Halkın özgürce tartışma, görüş oluşturma ve karar süreçlerini etkileme olanağı var mıdır? Yoksa üstten belirlenen çerçevede tartışma, görüş belirtme ve resmi kararı onaylamanın ötesine izin verilmiyor mu?
Kendi içinde demokratik olmayan bir yapının özerklikten söz etmesi, hele bunu bir özgürlük teorisiyle açıklaması, en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.
V
Bütün bu paradoksların altında tek bir sorun yatıyor ve bu cilt onu defalarca adlandırıyor:
Kürt halkının temel sorunu, direnmemek ya da az direnmek değildir. Eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık ruhsal ve düşünsel duruşuna dayanan politik iradeden yoksun olmasıdır.
Bu yüzden bu ciltte en çok tekrarlanan soru, bir politika sorusu değil, bir duruş sorusudur: Onurlu, özgür ve kendine saygılı bir duruş mu, yoksa dilencilik ve sadaka talep eden bir duruş mu?
Böyle bir duruşun politik güç ya da güçsüzlükle ilişkisi yoktur. Kendini en az diğer halklar kadar eşit görmek, kimliğinden kaynaklanan hakları eksiksiz hak görmek ve bunu bir düşünüş ve politik yaşam tarzına dönüştürmek — kazanmanın ilk ve temel koşulu budur. Bu olmadan verilecek ya da alınacak her hak, sadakadan öte bir değer taşımaz.
Üçüncü cildin önsözünde şunu yazmıştım: Onarılamayacak olan tek şey, özsaygının yitirilmesidir. Bu cilt, o cümlenin altı buçuk yıllık kanıtıdır.
VI
Bu ciltte bir de katliamların zinciri var ve bu zincir, tek bir tezi döne döne kurar.
“Dersim Katliamı TC’nin Özüdür!” Başlık, bir benzetme değil, bir tanımdır. Dersim’de yapılan, tek ulus, tek devlet, tek dil programının kendisidir; o programın en kanlı uygulamalarından biridir. Bir başbakanın yıllar sonra “özür” dilemesi, bu programın tutarlı ve bütünlüklü eleştirisi, reddi ve mahkûmiyetiyle birlikte yürümüyorsa, “şark kurnazlığı” niteliğinde bir adımdan öteye geçmez.
Aynı tez, iki yıl sonra Roboski için tekrar edilir: Şırnak-Roboski Katliamı, TC’nin Kürdistan politikasının özüdür, TC’nin Kürt halkına bakışının sahici aynasıdır. Koçgiri’den başlayan, Piran’dan, Ağrı’dan, Zilan’dan geçen, Dersim’de soykırım boyutlarına tırmanan “tedip ve tenkil” çizgisinin güncel ve vahşi bir uygulamasıdır.
Sonra Sivas, Suruç, Ankara. Ve “TC, Devrimci, Sosyalist ve Kürt Düşmanı Bir Devlettir!” başlıklı yazı, kuruluş yıllarına geri döner: Mustafa Suphilerin Karadeniz’in azgın sularında boğdurulması ile Koçgiri’yle başlayan Kürt kırımı, aynı kimliğin iki yüzüdür.
Bu zincirin bu ciltteki son halkası, 12 Ocak 2013 tarihli “Sakine’nin Ardından…” yazısıdır. Paris’in orta yerinde, iki kadın yoldaşıyla birlikte katledildi. O yazı, iki yönlü bir yazıdır: Bir yanıyla TC’nin “iyi Kürt ölü Kürt’tür” özetini bir kez daha önümüze koyar; öbür yanıyla, bir dönem yaşamına yakından tanıklık ettiğim birinin, kendi direnişçi geçmişi ile kendisine dayatılan resmi çizgi arasında nasıl parçalandığını anlatır.
Bu yazı, bu cildin bir yerinde durmuyor; bir eşiğinde duruyor. Ondan sonrası başka bir dönemdir.
VII
Şimdi bu cildin en zor bölümüne geliyoruz: Son yazılar.
“Sakine’nin Ardından…” yazısından sonra, cildin son bölümüne girerken, “Son Yazılarla ilgili Kısa Bir Açıklama” başlıklı bir not bulacaksınız. Bu not, 2026 yılında, yani yazıların üzerinden on yıldan fazla zaman geçtikten sonra yazıldı. Ayrıca Kobanê yazısının ve Ankara Katliamı yazısının sonuna da aynı tarihli iki not eklendi. Bu notların neden gerekli olduğunu burada da açıkça ortaya koymak zorundayım.
2014 sonrasına ait yazılara bakan okur, İmralı ve İmralı Partisine yönelik eleştirilerin görece azaldığını, dahası o dönemde meydana gelen direnişlerin desteklendiğini görecektir. Bu, bir sapma mıdır? İmralı teslimiyeti görmezden mi gelinmiştir?
Yanıtım dört noktadan oluşuyor.
Bir. 7 Haziran 2015 seçimleri değerlendirilirken, temelleri İmralı’da HDP üzerinde şekillendirilen projenin Kürdistan ve Ortadoğu gerçekliğine sığmadığı ve pratikte aşıldığı tespit edilmiştir. Evet, HDP İmralı’da kurduruldu; esas amacı Kürdistan ve Türkiye muhalif dinamiklerini denetim altında tutmaktı. Ancak bu, en azından o seçimlerde tutmadı. Dolayısıyla 7 Haziran, İmralı’nın doğrulanması değil, iflasının belgelenmesiydi. Kürdistan sorunu ve onun devrimci dinamiği İmralı’ya da, TC’ye de sığmazdı; bu, bir kez daha kanıtlanmıştı.
İki. Türk devleti, adına “çözüm süreci” denilen süreci büyük bir saldırıyla noktalamış ve somut belgeleriyle ortaya çıktığı gibi topyekûn bir tedip ve tenkil hareketini, “Çökertme Planı”nı yürürlüğe koymuştu. Böyle bir anda okun sivri ucunu bu saldırıya ve ardındaki güce yöneltmek, en sıradan yurtseverliğin gereğidir. İmralı Partisinin ya da PKK’nin hiçbir hatası ve suçu, bu saldırıyı örtme ve meşrulaştırma aracına dönüştürülemezdi. Bu tavır doğruydu. Ancak —
Üç. Bu yazılar yazılırken, İmralı’nın kendi avukatları aracılığıyla ısmarlanmış bir “ayaklanma planı” bulunduğuna ve bunu örgütüne dayatıp kabul ettirdiğine dair bir bilgimiz yoktu. Bu yazılar, o bilgiden yoksun olarak kaleme alındı. Sonradan öğrendik ki Öcalan, Kandil’e Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla gönderdiği ve mutlaka yerine getirilmesi gereken talimatla “şehirler” ve “hendekler” savaşını başlatmıştır. Devletin saldırılarına net tavır almak doğru ve ilkeli bir tutumdu; ama o direnişlerle ilgili değerlendirmeler, anılan bilgiden yoksun oldukları için ayakları yere basmayan değerlendirmelerdir. Sonuçları çok kanlı oldu ve sorumluların hesap vermesini kaçınılmaz kılıyor. Bu bağlamda düzeltilmeyi gerektiriyor.
Peki neden yazılar düzeltilmedi?
Çünkü bu ciltteki yazıları virgülüne dokunmadan yayınlamayı esas aldım.
Bunun nedenini açıkça söylemek gerekir. Bir yazıyı sonradan düzeltmek, o yazıyı kurtarır; ama o yazının yazıldığı anın bilgisini, sınırlarını ve bu sınırların nereden geldiğini yok eder. Oysa bir çizginin değeri, tam da bu sınırların görünür kalmasındadır. Yanlışı sonradan silinmiş bir metin, hiçbir şeyin ölçüsü olamaz. Bu yazıları olduğu gibi bırakıp düzeltmeyi bir not olarak yanlarına koymak, hem okura hem kendime karşı tek dürüst yoldu.
Dört. Bu değerlendirmelerde, Kobanê ve diğer direnişlerde İmralı’nın aşılabileceğini, bu aşılmanın süreç içinde daha önemli aşamalara varabileceğini varsayıyordum. Topyekûn saldırı aşamasında bağımsız stratejik bir duruşun ve yönetimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordum; bu anlayışla PKK yönetimine açık bir mektup bile yazdım. O mektup bu ciltte duruyor.
Ancak İmralı’yı aşma, bağımsız inisiyatif geliştirme umudu, ortaya çıktı ki yalnızca bir hayalmiş. İplerini İmralı’dan koparmaları olanaksızmış.
Bunu bilmiyor değildim. Ancak henüz ölmemiş bir candan, sıfıra yakın bir olasılık da olsa, umut kesilmezmiş.
Bu dört nokta birlikte değerlendirildiğinde ortada bir sapma ve ilkeli duruştan bir geri adım olmadığı görülecektir. Topyekûn saldırılar karşısında devlete karşı net ve kesin bir tavır, başta Güney-Batı Kürdistan olmak üzere gelişen direnişlere destek ve bütün bu politik ve jeopolitik gelişmelerin zorlayıcılığıyla belki de İmralı’nın aşılabileceği beklentisi vardır.
Bu beklenti boşa çıktı. Çıkan dersi de kaydetmek gerekir: Değerlendirmelerde güncel gelişmelerin görünen çizgileri kadar, geniş bir zamana uzanan stratejik boyutlarını da her zaman akılda tutmak gerekir.
VIII
Kobanê’ye ayrı bir söz borçluyuz.
Kobanê Direnişi, uluslaşma, ulusal birlik ve özgürleşme mücadelesi açısından tarihsel bir sıçrama noktasıydı; dost ve düşman güçlerin gerçek yüzlerini açığa çıkaran bir mihenk taşıydı. Bu, o gün de böyleydi, bugün de böyledir.
Ama Kobanê’nin ardından ne oldu? Bir direnişin ve direniş değerlerinin çok kısa bir zaman içinde tasfiyesi ve çökertilmesi… Eksik olan savaşma gücü değildi. Eksik olan stratejik iradeydi; kendi omuzları üzerinde kendi kafasını taşımama, özgür bir beyinden yoksun olma durumuydu. O “eksikliğin” faturası ağır oldu.
Bugün aynı iradenin ulaştığı nokta, “demokratik entegrasyon” olarak adlandırılıyor.
Kelime, sonunda örtüsüz telaffuz ediliyor.
IX
Bu cildin yazıldığı yıllardan bugüne gelirsek:
27 Şubat 2025’te İmralı’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” adıyla bir metin kamuoyuna duyuruldu. PKK 12. Kongresinde silahlı mücadeleye son verme ve kendini feshetme kararı aldı. 10 Ağustos 2026 günü, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Genel Kurulda kabul edildi.
Dört ciltlik bu dizinin dört ayrı uğrağı vardır ve dördü de aynı çizgiyi farklı aşamalarında yakalar.
Birinci cilt, 2005-2007’de, devletin kurucu kodlarını ortaya koydu: Ermeni Soykırımı, devlet-ulus programı, Misak-ı Millî ve Sevr tabuları.
İkinci cilt, 2007-2008’de, Öcalan’ın 1999’da kendi seçimiyle belirlediği konumu belgeledi.
Üçüncü cilt, 2008-2009’da, “Neyin Yol Haritası?” sorusunu sordu ve 1999 belgelerini yayımladı.
Bu cilt ise 2009-2016 arasında, o programın pratikte nasıl uygulandığını hafta hafta kaydediyor. “Açılım”dan “çözüm sürecine”, oradan “Çökertme Planı”na ve Sur ile Cizre’ye.
Çerçeve Yasa, bu güzergâhın sonunda duruyor. Yasanın adında Kürt sözcüğü geçmiyor; “milli dayanışma” ve “toplumsal bütünleşme” var. Yasanın işlemeye başlaması Kürtlerin iradesine değil, güvenlik bürokrasisinin tespitine ve Milli Güvenlik Kurulunun teyidine bağlanmış durumda. Bu, bir hak değil, geri alınabilir bir müsamahadır.
Bu ciltteki yazılarda bu sonuç, yıllar öncesinden adlandırılmıştı. “Neler Oluyor, ya da Çözüm mü, Tasfiye Süreci mi?” başlıklı yazıda, varılacak anlaşmanın genel kapsamı tek cümleyle özetleniyordu: Devletin varlığının ve temel niteliklerinin bir “çatı” olarak kabul edilmesi.
Bugün o çatı, bir kanun metnidir.
X
Bu yazılar bir haklı çıkma belgesi olarak sunulmuyor. Burada bir kâhinlik iddiası da yok; söz konusu olan öngörü değil, analizdir. Doğru kurulmuş bir analiz, konjonktürün değişen yüzeyinin altındaki yapısal sürekliliği görünür kılar.
Ama bu ciltte bundan fazlası var: Analizin yanıldığı yerler de duruyor. Hem de düzeltilmeden, olduğu gibi, yanlarına konan notlarla birlikte.
Bunun bir anlamı var. Bir çizginin doğruluğu, yalnızca doğru çıktığı yerlerden ölçülmez. Yanıldığı yerde ne yaptığından da ölçülür. Yanılgısını örten, sonradan düzelten, sessizce silen bir çizgi, doğru çıktığı yerlerde de güvenilir değildir. Çünkü aynı eli, aynı kolaylıkla, kendi lehine de kullanabilir.
Bu cilt, elimin hangi yöne gittiğini okurun kendisinin görmesi için açık bırakıldı.
Bu cildin okuruna önerim şudur: Buradaki yazıları, geçmişte kalmış bir dönemin belgesi olarak değil, bugünü okumak için gerekli ölçüler olarak okusun. 2009’da söylenenlerle 2026’da olanları karşılaştırsın. Ama aynı zamanda, 2015’te söylenenlerle o yılların sonradan açığa çıkan gerçekliğini de karşılaştırsın. Her iki karşılaştırma da kendi ölçüsünü kendisi kuracaktır.
Kürt halkı politik olarak zayıf olabilir. Güç dengeleri, bugün için temel hak ve özgürlüklerin hiçbirinin gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Bunlar tarihte sık görülen şeylerdir ve onarılabilirler.
Onarılamayacak olan, kendini eşit görme bilincinin yitirilmesidir.
Bu cildin altı buçuk yıl boyunca, onlarca farklı olay üzerinden söylemeye çalıştığı tek şey budur.
Bu ciltteki bir yazıda şöyle yazmıştım: Önemli ve tarihi olan, gerektiği zamanda “bütünle” çelişme pahasına, hatta o “bütünü” karşısına alabilme pahasına “Kral çıplak” diyebilmektir.
Bu cilt, altı buçuk yıl boyunca bunu denemiş bir metnin kaydıdır. Yanıldığı yerler de dahil.
M. Can Yüce
Ekim 2026

