Elinizdeki cilt, 22 Eylül 2009 ile 21 Mart 2016 arasında yazılmış seksen sekiz yazıdan oluşuyor. Yazılar kronolojik sırayla dizildi; her biri kendi başına okunabilir. Ama bir arada okunduklarında, tek tek okunduğunda görünmeyen bir çizgi ortaya çıkıyor.
Bu kılavuz o çizgiyi görünür kılmak için hazırlandı. Yazıları dokuz öbeğe ayırdık; her öbeğin başında o dönemin ekseni kısaca özetleniyor, ardından her yazının ne söylediği birkaç cümleyle aktarılıyor. Amaç yazıların yerine geçmek değil, okuyucunun hangi yazıya neden gireceğini bilmesini sağlamak.
Bu cildin iki özelliği, kılavuzu önceki ciltlerinkinden biraz farklı kılıyor. Birincisi, kapsadığı süre: altı buçuk yıl. Dizinin diğer ciltleri birer ya da ikişer yıllık kesitlerin kaydıydı; bu cilt bir “Açılım”ın kapanmasından başlayıp Sur ve Cizre’ye kadar uzanıyor. İkincisi, cildin kendi içinde bir düzeltme taşıması: 73. yazıdan sonra gelen “Son Yazılarla ilgili Kısa Bir Açıklama”, 2026’da yazıldı ve son on beş yazının hangi bilgi eksikliğiyle kaleme alındığını ortaya koyuyor. O açıklama okunmadan dokuzuncu öbek doğru okunamaz.
Yazılara numaralarıyla gönderme yapıldı. Sayfa numaraları için İçindekiler’e bakılabilir.
Birinci öbek — 1–11. yazılar (Eylül 2009 – Ocak 2010)
Cilt, bir beklentinin tasfiyesiyle açılıyor. 2009 yazında büyük iddialarla başlatılan “Demokratik Açılım”, daha sonbaharda tıkanmıştı. Bu on bir yazı önce o tıkanmanın nedenini koyuyor — devletin esneme marjının nereye kadar uzandığını — sonra Habur üzerinden sürecin politik özünü tanımlıyor ve oradan teorik bir soruya geçiyor: Devrimciler, bir ulusal hareketin sömürgeciliğe karşı mücadelesini desteklerken, aynı hareketin kendi içinde kurduğu iktidar sistemi karşısında ne yapacaklar? “Ulusal Soruna Devrimci Yaklaşımın Paradoksları” başlıklı beş bölümlük dizi (7–11), cildin teorik omurgasının ilk ayağıdır.
1. “AÇILIM” AÇILMADAN KAPANDI! — 22 Eylül 2009
Cildi açan yazı, bir tespitle başlıyor: bütün veriler, iddialı başlatılan sürecin özünde kapandığını gösteriyor. Genelkurmay Başkanı’nın bayram demeci — “terörist teslim olmalı”, herkesin Türkçe bilmesi gerektiği — tepeden bakan sömürgeci dilin özeti olarak okunuyor. Asıl soru şudur: Özel savaş kurmaylığı gerçekten PKK’nin silahlı gücünün tasfiyesini istiyor mu? Yanıt olumsuzdur; ordunun iktidar konumunu yeniden üretmesi için şiddet bahanesinin varlığı bir zorunluluktur. Sonuç: En sıradan demokratik hak ve özgürlükler sorunu bile bir devrim ve devrim perspektifi sorunudur.
2. ŞOVENİZM VE DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ — 29 Eylül 2009
Süreç tıkanırken değişmeyen şey egemenlik kültürüdür. Şovenizmin günlük olarak nasıl yeniden üretildiği sayılıyor: asker cenazeleri, futbol karşılaşmaları, ilkokullarda tekrarlanan ant ve marşlar. Bursa’da Diyarbakırspor aleyhine atılan sloganlar güncel kanıt olarak alınıyor. Ölçü nettir: Türkiye’de demokrat olmanın temel koşulu, Kürt halkının bağımsızlık dahil kendi kaderini belirleme hakkını kabul etmektir. Kürtler açısından ölçü ise eşitlik ve bağımsızlık bilincini bir davranış tarzına dönüştürmektir.
3. GÜNEY TEZKERESİ… — 6 Ekim 2009
“Açılım” tartışılırken Güney Kürdistan’a operasyon tezkeresinin Meclis’ten geçmesi çelişki sayılmıyor. İkisi birbirinin karşıtı değil, aynı Kürdistan ve Ortadoğu politikasının birbirini tamamlayan parçalarıdır. PKK’yi silahsızlandırmak için yasal düzenleme yapılırken sınır dışı operasyon yetkisini elde tutmak, “elimiz daha da güçlenir” hesabıdır. Ortada bir kanadın değil, devletin kendisinin refleksi vardır.
4. BİR KEZ DAHA 10 YIL ÖNCE VE 10 YIL SONRA… — 20 Ekim 2009
19 Ekim 2009’da otuz dört kişilik bir grubun Habur’da teslim olması ve hepsinin serbest bırakılması değerlendiriliyor. Yazının politik yargısı tek cümleyle konuluyor: Hangi gerekçeyle ve hangi “misyonla” gelinmiş olursa olsun, bu duruşun özü teslimiyettir; on yıldır süren teslimiyet ve tasfiye sürecinin yeni bir halkasıdır. İkinci bölümde “üst kimlik olarak Türkiye ulusu, alt kimlik olarak Kürtler” formülünün ne anlama geldiği açılıyor: Kürtlerin bir ulus olarak kabul edilmesi değil, resmi ulus teorisinin yeniden üretilmesi.
5. “DEMOKRATİK TÜRKİYE ULUSU” HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ -I- — 27 Ekim 2009
Habur’a yüz binlerin sahip çıkışının yarattığı şoven histeri, seksen altı yıllık devlet-ulus anlayışının güncel dışavurumu olarak okunuyor. Ama yazının asıl ilgilendiği şey tepkinin kendisi değil, o kalabalığın anlamıdır. Madalyonun bir yüzü yürürlükteki çizgiye onaydır; diğer ve esas yüzü şudur: Kürdistan ve Kürt ulus gerçekliği, hangi renge boyanırsa boyansın TC’ye sığmıyor. “Kesinti”nin temel dinamiği de budur.
6. “DEMOKRATİK TÜRKİYE ULUSU” HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ -II- — 3 Kasım 2009
Kavramın yargısı başta veriliyor: Bu, inkâr ve imha çizgisini Kürtlere kabul ettirme, resmi Türk ulus teorisini bir kalem darbesiyle restore etme ve “Kürtler eliyle” meşrulaştırma girişimidir. Hiçbir tarihsel, toplumsal ve kültürel dayanağı yoktur; işlevi, Kürtlerin bilincini bulandırmak ve özgürlük istemlerini geriletmektir. Yazı, Osmanlı aydınlarının 19. yüzyıldaki ulus yaratma ihtiyacına inerek bu teorinin soyağacını çıkarıyor ve şu soruyla bitiyor: Kendisini bir “alt kimlik” olarak tanımlayanların kendilerini eşit görmeleri mümkün mü?
7. ULUSAL SORUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIMIN PARADOKSLARI (1) — 10 Kasım 2009
Dizinin giriş yazısı. İlke önce koşulsuz konuluyor: Her ulusun kendi kaderini belirleme hakkı vardır ve bu hak hiçbir kayda bağlanamaz; bağlandığı anda o halkın içinde tutulduğu statü meşrulaştırılmış olur. Ama ilkenin pratik uygulanması doğası gereği çelişkilidir, paradoksaldır. Yazı bu paradoksu aşmanın özel bir duyarlılık ve tutarlı bir ilkesel duruş gerektirdiğini söylüyor ve ekliyor: Ne yazık, tarihsel pratikler bu konuda parlak örnekler sunmuyor.
8. ULUSAL SORUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIMIN PARADOKSLARI (2) — 17 Kasım 2009
İkinci ilke ekleniyor: Devrimci sosyalistler, ulusal hareketlerin gelecek projelerine, örgütlenme ve mücadele tarzlarına, pratik uygulamalarına kayıtsız kalabilirler mi? Tarihsel örnek olarak genç Sovyetler Birliği ile Kemalist hareket arasındaki 1921 Antlaşması inceleniyor; ölçülerin yorumunun dar sistem çıkarlarına nasıl indirgendiği gösteriliyor. Sonuç, dengelenmesi gereken iki tutum olarak formüle ediliyor: sömürgeciliğe karşı mücadeleyi içtenlikle desteklemek, ama hareketin olumsuz yapı ve uygulamalarının arkasında durmamak.
9. ULUSAL SORUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIMIN PARADOKSLARI – 3 — 1 Aralık 2009
Soru pratiğe çevriliyor: Kendisini devrimci ve sosyalist olarak tanımlayan güçler bugüne kadar böyle mi davrandı? Yanıt olumsuzdur. Yazının en kişisel cümlesi burada: Bağımsız ve Demokratik Kürdistan istemi Kürdistan halkının temel hakkıdır ve yazar bundan yanadır; ama kurulu düzenlere eklemlenen her Kürdistan için “her Kürdistan benim hayalimdir” denemez. Mücadelenin hedeflerinden biri de bu iç egemenler ve düzenlerin kendisidir.
10. ULUSAL SORUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIMIN PARADOKSLARI – 4 — 22 Aralık 2009
Güney Kürdistan deneyimi üzerinden devam eden tartışma, DTP’nin kapatılması ve sonrasında yaşananlarla kesişiyor. DTK “keskin” bir bildiri yayımlamış, PKK-KCK yönetimi kararların arkasında olduğunu açıklamış, ama bir gün sonra İmralı’dan gelen mesajla bu kararların hükmü kalmamıştır. Yazı buradan merkezi soruya geçiyor: Neden bu kurum, organ ve kişilerin hiçbir iktidar hükmü yok? Gerçek ve tek iktidar nedir?
11. ULUSAL SORUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIMIN PARADOKSLARI – 5 — 12 Ocak 2010
Dizinin son bölümü, paradoksu PKK örneği üzerinde somutluyor. Temel çelişki şudur: sömürgeci güce karşı mücadelenin haklılığı ile bu mücadele sürecinde kurulan iktidar ilişkileri arasındaki gerilim. Birinci yanı desteklerken ikincisi karşısında yaşanan belirsizlik — hatta iki yan arasındaki sınırların silinmesi — devrimci sosyalist tutumun en önemli paradokslarından biri olmuştur ve henüz aşılmaktan uzaktır. Yazı, devrimci bir seçenek olmanın yolunun yalnızca düzen eleştirisinden değil, yeni bir toplum projesini bugünün ilişkilerinde uygulamaktan geçtiğini sorarak kapanıyor.
İkinci öbek — 12–18. yazılar (Kasım 2009 – Şubat 2010)
Bu yedi yazı güncel gündeme dönüyor ve dört ayrı olayı aynı tezle okuyor: Dersim tartışması, DTP’nin kapatılması, Hrant Dink cinayetinin üçüncü yılı ve TEKEL direnişi. Ortak tez, devletin kurucu kodlarının güncel politikada nasıl iş gördüğüdür. Öbeğin sonundaki TEKEL yazısı cildin ender işçi hareketi değerlendirmelerinden biridir ve “işleyen işçi demokrasisi” kavramını getiriyor.
12. DERSİM KATLİAMI TC’NİN ÖZÜDÜR! — 24 Kasım 2009
CHP’li Onur Öymen’in Dersim’e atıfla yaptığı “müzakere değil, mücadele” çağrısı, TC’nin katliamcı geleneğini tartışmaya açtı. Yazı bu tartışmadaki eksiği gösteriyor: Katliam anılıyor ama hangi politik hedefin ve hangi sistemin gereği olduğuna değinilmiyor. Başlık bir benzetme değil, bir tanımdır: Tek ulus, tek devlet, tek dil programı, Dersim katliamının gerçek yaratıcısıdır. Bunu görmeden yapılacak tartışmalar uzun vadede devrimci yurtseverliğe hizmet etmez.
13. GELİŞMELERİN ANLAMI… — 8 Aralık 2009
Son iki yılın birbirini tamamlayan ve birbiriyle çelişen gelişmeleri — Ergenekon, ordunun yıpranması, Kürt ve Alevi açılımları, komşularla yeni ilişkiler, Öcalan eksenli eylemler — tek bir çerçeveye oturtuluyor: uluslararası ve bölgesel arka plana dayanan bir iktidar çatışması. Yazının sonundaki soru keskindir: Bir süre önce teslim olan gruplarla süreci destekleyen Öcalan, ne oldu da cepheden tavır almaya başladı? Bağımsız bir irade ve programdan yoksun eylem, “yörüngesiz göktaşından” öte bir anlam taşımıyor.
14. DTP’NİN KAPATILMASININ HATIRLATTIKLARI — 15 Aralık 2009
İki temel gerçek yan yana konuluyor. Bir: En geri ve düzene yamanma biçiminde de olsa Kürtlere bu devlet ve düzen içinde yer yoktur. İki: Kürt sorununun büyük alt üst oluşlar olmadan çözüleceğini düşünmek kendi kendini kandırmaktır. DTP’nin varlık nedeni — bazı kırıntılar karşılığında düzene bağlanma, “Cumhuriyet Kürdü” haline gelme — hatırlatılıyor ve şaşılacak şeyin kapatma değil, TC hakkındaki yanılgılar olduğu söyleniyor.
15. 2010’A GİRERKEN… — 5 Ocak 2010
Yıl değerlendirmesi üç düzlemde yapılıyor: dünya krizinin derinleşmesi ve çok kutupluluk eğiliminin güçlenmesi, Türkiye’deki iktidar savaşı, Kürdistan’daki durum. Yazı, Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edenlere seslenen bir paragrafla bitiyor: Doğruluğu tartışılmadan İmralı’dan gelen her söz karşısında el pençe divan durmak, başka tür bir “emir kulu” zinciridir. Bu sorunun dürüstçe yanıtı, özgürleşmenin başlangıcı olacaktır.
16. BİR KATİL, BİR CİNAYET VE “DEMOKRATİK AÇILIM” — 19 Ocak 2010
Hrant Dink’in anısına yazılmış. Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinin medyada aldığı yer ile Dink cinayetinin yıldönümü yan yana konuluyor. Abdi İpekçi cinayetinin perde arkasının neden aydınlatılmadığı sorusundan bir ölçüt çıkarılıyor: Demokratikleşme iddiasında samimi olanların işe 12 Eylül’ün yargılanmasıyla başlaması gerekir. Ergenekon ve “Demokratik Açılım” süreçleri de bu bağlama oturtulmalıdır.
17. İKTİDAR KAVGASI DERİNLEŞİYOR… — 26 Ocak 2010
Açığa çıkan darbe planları, iktidar kavgasını yeni bir noktaya taşıdı. Ordu tabusunun bu düzeyde tartışılması, hem kavganın hedefleri hem de “efsane”nin aldığı darbe hakkında fikir veriyor. Ama yazının asıl ilgilendiği şey fırsatın değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Sonuç bir paradoks olarak konuluyor: Gücün içinde güçsüzü oynamak, söz düzeyinde esip gürlerken politik olarak eli kolu bağlı olmak. Bu fırsatlardan yararlanmanın koşulu, devlet ve düzen karşısında bağımsız bir politik hatta durmaktır.
18. TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ… — 2 Şubat 2010
Direnişin ellinci günü. CHP ve MHP’nin ilgi göstermesinin direnişin haklılığını gölgelemeyeceği baştan belirtiliyor. Yazının teorik katkısı sondadır: TEKEL deneyimindeki taban inisiyatifi, önceden ulaşılmış bir bilincin değil, belli zorunlulukların sonucudur; ama bu zorunlulukların bilincini oluşturmak, kendi eylemi üzerinde doğrudan söz sahibi olmak ve bunun işleyen araçlarını geliştirmek — işleyen “işçi demokrasisi” budur. Gelecek projesini bugünden hayata geçirmenin de yolu buradan geçer.
Üçüncü öbek — 19–27. yazılar (Şubat – Nisan 2010)
Bu öbeğin omurgası “Türkiye’de Demokratikleşme Sorunu Hakkında Kısa Notlar” başlıklı altı bölümlük dizidir (19–24). Dizi, demokrat olmanın ölçülerini tek tek koyuyor ve her ölçüyü TC’nin kuruluş felsefesine bağlıyor. Araya giren üç yazı (25–27) aynı ölçüleri güncel gündeme uyguluyor: Özel Yargı, Newroz ve Anayasa değişiklik paketi. Dizinin vardığı sonuç cildin en çok tekrarlanan tezidir: Türkiye’de demokrasi sorunu bir devrim ve iktidar sorunudur.
19. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -1- — 9 Şubat 2010
Demokratikleşmenin neden hiç çözüm sürecine giremediği sorusuyla başlıyor. Konunun değişmez bir gündem maddesi olmasının temel dinamiği, Kürdistan ulusal hareketi ve Türkiye devrimci demokratik hareketidir. İlk ölçü koyuluyor: Ermeni Soykırımı ile hesaplaşmak. Ulusal devlet programı kaçınılmaz olarak tekçi ve bastırmacı bir aygıt gerektirdiği için, soykırım bu programda kilit role sahiptir. Bu konuda net bir anlayışa sahip olmayan birinin demokrat olması mümkün değildir.
20. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -2- — 16 Şubat 2010
İkinci ölçü: “Milli Savaş” denilen sürecin Osmanlı devleti, politikaları ve kadrolarıyla doğrudan ilişkisini görmek ve resmi tarih hurafeleriyle hesaplaşmak. Bu yapılmadan TC’nin kuruluş felsefesi ve resmi çizgideki ısrarı kavranamaz. Yazının ikinci yarısında devletin askeri-despotik yapısı ile Kürt sorunu arasındaki doğrudan bağ kuruluyor: Cumhuriyetin bu biçimde örgütlenme süreci, aynı zamanda her türlü muhalefetin bastırılması tarihidir.
21. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -3- — 2 Mart 2010
Devlet-ulus teorisi ve programı, demokrasinin önündeki en temel etken olarak tanımlanıyor. Türk uluslaşması devlet eliyle ve devlet zoruyla geliştirildi; “sınıfsız, imtiyazsız bir kütleyiz” hurafesi bu inkârın teorileştirilmiş hali olarak örnekleniyor. Dördüncü ölçü ekleniyor: Kemalist laiklik anlayışına ve kurumlaşmasına karşı tavır almak. Alevilere yönelik “çalıştaylar”ın özgürlük getirmeyeceği, amacın devletin denetimine alma olduğu vurgulanıyor.
22. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -4- — 9 Mart 2010
Beşinci ölçü: Tek ulus, tek devlet, tek millet hedefi kaçınılmaz olarak bütün iktidarın tek elde toplanmasını getirdi. Cumhuriyetin kendisi için tehdit saydığı üç hedef sayılıyor: Kürtler, Komünistler ve devlet kontrolü dışına çıkma eğilimindeki İslamcılar. İlk ikisi, her türlü muhalefetin bastırılmasında temel silah olarak kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Yazının sonunda altıncı ölçü geliyor: Yeni-sömürgecilik ve bağımlılık ilişkilerine dokunmadan demokratikleşme hakkında söylenecek her söz topal kalmaya mahkûmdur.
23. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -5- — 23 Mart 2010
12 Eylül Darbesi, bağımlılık ilişkileri bakımından yeniden ele alınıyor. Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılması ve cunta yöneticilerine yargı yolunun açılması önemli sayılıyor, ama sembolik bir anlamın ötesine geçmediği belirtiliyor. 12 Eylül ile gerçek anlamda hesaplaşmak, onun bütün anayasal ve yasal yapısını tasfiye etmek ve sonuçlarını ortadan kaldırmak demektir.
24. TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME SORUNU HAKKINDA KISA NOTLAR… -6- — 30 Mart 2010
Dizinin kapanışı. Türkiye’nin otuz yıldır 12 Eylül hukukuyla yönetildiği hatırlatılıyor: Anayasa, Seçim ve Partiler Yasası ve diğer temel yasalar hemen hemen yerinde duruyor. 12 Eylül faşizminin getirdiği devlet düzeni, Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin aslına uygun olarak yeniden düzenlenmesidir; burada öz ile biçim tam anlamıyla örtüşmektedir. Yazar, 1998’de yazdığı bir yazıdan uzun bir aktarma yaparak sonuca bağlıyor: 12 Eylül ile hesaplaşmak, bir devrim ve iktidar sorunudur.
25. ÖZEL SAVAŞ MAHKEMELERİ… — 23 Şubat 2010
Dizinin arasına yerleştirilmiş bu yazı, “Yargı Reformu” tartışmalarındaki boşluğu gösteriyor: Devrimcileri, Kürdistan yurtsever hareketini ve her türlü devlet karşıtı eğilimi ezme hedefine sahip Özel Yargı kurumu hiç gündeme getirilmiyor. Bu kurum aynı zamanda iktidar savaşının temel silahlarından biridir. Ölçü nettir: Özel Yargıyı bütün kurum ve uygulamalarıyla tasfiye etmeden demokratikleşmeden söz etmek büyük bir aldatmacadır.
26. NEWROZ VE KÜRT HALKININ TRAJEDİSİ! — 16 Mart 2010
Sorun, Kürt halkının direnişçi duruşunda değildir; son iki yüz yıllık tarihe bakıldığında o duruşta bir eksiklik görülmez. Sorun, direniş hareketinin önderlikleri ile halk direnişinin özü arasındaki, her dönemde biraz daha açılan çelişkidir. Halk, hak etmediği bedeller ödemiş, direnişleri ağır yenilgiler yaşamıştır. Yazı bu acı tespitin ardından Newroz’u ve Mazlum Doğan’ı selamlayarak bitiyor: Ne Newroz, ne de onun yaratıcısı bu halk teslim alınamaz.
27. ANAYASA DEĞİŞİKLİK PAKETİ VE DEMOKRATİKLEŞME… — 6 Nisan 2010
AKP’nin Meclis’e sunduğu paket karşısında devrimci ve yurtsever tutumun ne olacağı tartışılıyor. “Demokratikleşme” ve “sivilleşme” olarak sunulan girişimin politik özü doğru kavranmazsa iktidar kavgasının bir payandası olmak kaçınılmazdır. Yazı dört maddelik bir tutum öneriyor: iktidar savaşının içyüzünü teşhir etmek; bu teşhiri Cumhuriyetin teşhiri ve tecridi eksenine bağlamak; savaşın basamağı ve aleti olmamak; bütün bunları bağımsız bir duruş ve perspektifle ele almak.
Dördüncü öbek — 28–38. yazılar (Nisan – Temmuz 2010)
Bu öbek iki hatta birden ilerliyor. Birincisi egemenler cephesindeki kavganın yeni perdeleri: Anayasa paketi, CHP’de gerçekleştirilen operasyon, burjuva siyasetinin ahlakı. İkincisi ve daha ağırlıklı olanı, Kürt cephesine çevrilen mercek. “Kuzey Kürtlerinin Traji-komik Paradoksları” ile açılan, “Politik İrade ve Savaş” ile derinleşen ve “Kürtler Ne İstiyor?” başlıklı iki bölümlük yazıyla bağlanan hat, bu cildin en çok tekrarlanan sorusunu kuruyor: Sorun direnmemek değil, direnişin yöneldiği hedefin ve onu taşıyacak iradenin yokluğudur.
28. KUZEY KÜRTLERİNİN TRAJİ-KOMİK PARADOKSLARI… — 13 Nisan 2010
Kürt halkının aynı anda birçok çelişik ucu birlikte yaşadığı tespitiyle başlıyor. Son otuz yılda ulusal kimlik bilincinde hatırı sayılır bir sıçrama olduğu kabul ediliyor, ama şu soru sorulyor: Bu bilinç, sözcüğün tam anlamıyla özgürlük ve bağımsızlık bilinci midir? Bir yandan var olma ve tanınma direnişi gösterilirken, bu direnişin karşısında durduğu düzenin sınırları içinde eriyip gitmesi; PKK’nin ilk çıkışındaki geri ilişkilere karşı duruşla, bugün yalnızca akrabalık bağı olanların elinin öpülmesi arasındaki mesafe — paradoksun somut görünümleri bunlardır.
29. 1 MAYIS, BİRLİK, MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ… — 20 Nisan 2010
1 Mayıs’ın tarihi, sekiz saatlik işgünü mücadelesinden başlayarak kısaca anlatılıyor. Buradan çıkarılan ders, kararlı, sabırlı ve soluklu bir mücadelenin er veya geç sonuç alacağıdır. Yazının Kürdistan’a bakan yarısı daha sorunludur: Kürt emekçileri deneyim içinde öğreniyor, ama bu öğrenmelerin kalıcı nitelik kazanması kendiliğinden olmuyor. Toplumsal taleplerle ulusal talepleri devrimci bir perspektifle birleştirmenin nesnel zemini güçlenmeli, öznel koşulları yaratılmalıdır.
30. BİR KEZ DAHA ERMENİ SOYKIRIMI VE 24 NİSAN ANMALARI… — 27 Nisan 2010
Soru şudur: Doksan beş yıl önce Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilen bir soykırım, neden TC için bu kadar büyük bir korku ve tam siper savunma refleksi yaratıyor? Resmen Osmanlı’nın devamı olmadığını söyleyenlerin bu konuda gösterdikleri “devamlılık” refleksi, TC’nin varlığı ve ulus-devlet gerçekleştirmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Yazı, Taksim ve Haydarpaşa’daki anmaları önemli bulup bunların resmi çizgi karşıtı genel bir toplumsal duyarlılığa dönüştürülmesi gerektiğini vurguluyor.
31. İKTİDAR SAVAŞI VE DEMOKRASİ ÜZERİNE… — 3 Mayıs 2010
Tez açıkça tekrarlanıyor: Bu iktidar savaşı bir demokrasi mücadelesi değildir; “demokratikleşme” söylemi en geniş cephenin desteğini almak için kullanılan bir politik araçtır. En somut kanıt, Anayasa paketinde Kürt sorunu, Alevi sorunu ve seçim barajı ile ilgili en sıradan bir önerinin bulunmamasıdır. 12 Eylül cuntasının yargılanma yolunun açılması gibi iyileştirmeler “oltaya takılan yem” niteliğindedir. Devrimci tutum, savaşın açtığı boşluklardan yararlanırken bağımsız çizgide kalmaktır.
32. SİYASET VE AHLAK! — 18 Mayıs 2010
Deniz Baykal’ın görüntülerinin sızdırılması vesilesiyle burjuva siyasetinin ahlakı tartışılıyor: “Amaca varmak için her yol ve araç mübah” anlayışı, genel geçer ahlaki ölçüleri ayaklar altına alan bir ilkesizliktir. Devrimci siyaset ahlakının ölçüsü ise amaç ile araç arasındaki uygunluktur. Yazı bu ölçüyü koyarak, yöntem kirliliklerine karşı ilkeleri esas alan bir siyasetin savunulmasının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor.
33. CHP’Yİ YENİDEN DÜZENLEME OPERASYONU… — 1 Haziran 2010
İki hafta içinde olup biten her şey — kaset, Baykal’ın gidişi, Kılıçdaroğlu’nun gelişi — bir darbe keskinliğinde planlanmış bir operasyon olarak okunuyor. Genelde iktidar partilerine darbe yapılırken bu kez ana muhalefete operasyon çekilmesi, devletin bekası geleneği içinde şaşırtıcı bulunmuyor. Yazının asıl yargısı yeni genel başkan üzerinedir: En sıradan zor karşısında iradeli bir tutum göstermeyen birinin, Kürt ve Alevi konularında resmi çizgiyi aşan bir “açılım”a önayak olması mümkün değildir; “köken” vurgusu içi boş bir çabadır.
34. FİLİSTİN, İSRAİL, TÜRKİYE, KÜRDİSTAN VE İKİYÜZLÜLÜĞÜN SINIRSIZLIĞI… — 8 Haziran 2010
Gazze’ye yardım gemilerine yapılan baskın sonrası TC’nin “insan hakları” söylemi iki soruyla sınanıyor: Kürdistan’daki abluka, gıda ambargoları, çocuk tutuklamaları ve failli meçhuller hakkında tek sözleri var mı? Filistin’e duyarlı İslami çevreler aynı duyarlılığı neden Kürdistan’a göstermiyor? Yazı, ezilen halkların dayanışmasının ilke olarak doğru ama pratikte böyle yürümediğini kabul ediyor: İlkeler günübirlik siyasetin cazibesine kurban ediliyor.
35. YENİ-OSMANLICILIK VE KÜRDİSTAN SORUNU… — 15 Haziran 2010
TC’nin “eksen” tartışmaları ve bölgesel güç olma isteği inceleniyor. “Komşularla sıfır sorun”, Ermenistan protokolleri, Suriye ve İran ile ilişkiler, 2007’de ABD ile varılan mutabakat — bunların arkasındaki temel neden, ABD’nin Irak ve Ortadoğu politikalarındaki başarısızlığının yarattığı boşluktur. Yazının sonunda Kürdistan’a dönülüyor: PKK yeni bir “savaş dönemine” girdiğini belirtiyor ve bunun tek yanlı olarak “Demokratik Özerkliğe” doğru yol alacağı söyleniyor. Savaş ile politik program arasındaki dengesizlik, bir sonraki yazının konusu olarak bırakılıyor.
36. POLİTİK İRADE VE SAVAŞ — 22 Haziran 2010
Eylemler yayılıyor, çatışmalar büyüyor, özel savaş uygulamaları derinleşiyor. Ama yazının sorduğu soru askeri değil politiktir: Bu savaşın arkasındaki düşünsel ve ruhsal duruş nedir? Cildin en sık alıntılanacak cümlesi burada: Kürt halkının temel sorunu direnme ve savaşma sorunu değil, eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık ruhsal ve düşünsel duruşuna dayanan politik iradeden yoksun olma sorunudur. Çatışmaların “sıcaklığı” bu gerçeğin tartışılmasını öteleyince ödenecek bedeller azalmıyor.
37. “KÜRTLER NE İSTİYOR?” — 29 Haziran 2010
Soru önce ters çevriliyor: Hangi Kürtler? Kürtler homojen bir toplum değildir; farklı sınıflar, bölgeler ve politik eğilimler farklı talepler ifade eder. Belirsizlik havasının yaratılmasında İmralı Partisinin ideolojik ve politik projelerinin payı vurgulanıyor. Yazı iki temel çizgi ayırt ederek bitiyor: çözümü düzen içinde arayan çizgi — bugün görece egemen olan — ve çözümü bu düzenin dışında gören devrimci çizgi.
38. “KÜRTLER NE İSTİYOR?” -2- — 6 Temmuz 2010
Birinci çizgi ayrıntılandırılıyor: Kürtlerin bir ulus olduğunu söyleyen ve çözümü federasyonda gören görüşler bu çizginin en “ileri” ucunu oluşturuyor, ama bu teorik duruşta samimi olduklarını gösteren örgütsel ve eylemsel bir karşılıkları olmamıştır. Yazının kapanışı cildin ölçüsünü bir kez daha koyuyor: Kendini en az diğer halklar kadar eşit görmek ve bunu bir yaşam tarzına dönüştürmek, kazanmanın ilk koşuludur; böyle bir duruşun politik güç ya da güçsüzlükle ilişkisi yoktur. Onurlu bir duruş mu, yoksa sadaka talep eden bir duruş mu — sorulması gereken temel soru budur.
Beşinci öbek — 39–49. yazılar (Temmuz – Eylül 2010)
Bu on bir yazının merkezinde 12 Eylül 2010 referandumu duruyor. Beş yazı (41, 42, 44, 45, 48) doğrudan referandumla ilgili; aralarına devletin aynı dönemde yürüttüğü topyekûn bastırma kampanyası, 15 Ağustos’un yıldönümü, Diyarbakır Zindanı tartışması ve Hakkâri üzerine bir inceleme giriyor. Öbeğin teorik ağırlık merkezi, “Demokratik Özerklik” projesine yöneltilen iki sorudur: Bu proje kendi kaderini belirleme hakkını karşılıyor mu, ve kendi içinde demokratik mi?
39. TOPYEKÛN BASTIRMA VE TESLİM ALMA KAMPANYASI… — 13 Temmuz 2010
TC’nin yaptığı şey, kuruluş felsefesinin gereğidir: tedip ve tenkil. 1925-40 yıllarında Kürdistan’da yapılanın resmi adı budur ve sonraki dönemlerde sistematik olarak sürdürülmüştür. Ama bir fark vardır: Halkın süreklileşen direnişi, kimliğinden ve taleplerinden vazgeçmeyişi. Yazı, saldırılar karşısında halk direnişinin yanında olmanın ne kadar gerekliyse, izlenen “barış” çizgisinin iflasını vurgulamanın da o kadar gerekli olduğunu söylüyor.
40. ÇIKMAZ DÖNGÜSÜ… — 20 Temmuz 2010
TC’nin Kürdistan politikası bir kısır döngü olarak tanımlanıyor. Reform adına atılan adımlara bakıldığında — TRT 6, üniversitelerdeki Kürt dili kürsüleri — adlarının bile resmi literatüre özenle uydurulduğu görülüyor; bu bir reform değil, reform adına resmi çizginin başka bir biçimde yedirilmesidir. Yeni dönemin “milli mutabakat” ile sürdürülme girişimi, özel ordu ve profesyonel birliklerle imha savaşını yeni bir aşamaya taşıma çabasıdır. Ama bu bir çıkmazdır ve çıkmazda ısrardır.
41. REFERANDUM VE DEVRİMCİ YURTSEVER TAVIR… — 3 Ağustos 2010
Önce doğru soru soruluyor: Egemenler katında süren kavga bir demokratikleşme kavgası mı, yoksa demokrasi programı olmayan iki blok arasındaki kavga mı? Darbelere karşı verildiği iddia edilen mücadelenin neden 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan’ı kapsamadığı sorusu yanıtı veriyor. Buradan pratik tutum çıkarılıyor: Bu referandumda bağımsız duruş, “Evet” veya “Hayır” değil, sandık başına gitmeyi reddetmektir — ve bu tutumun dayandığı gerekçeler başka güçlerinkinden tamamen farklıdır.
42. REFERANDUM VE KÜRTLER — 10 Ağustos 2010
Paketin Kürtlerin lehine olduğunu söyleyip “Evet” çağrısı yapanlara yanıt. İki nokta konuluyor: Paketin özündeki neden demokratikleşme değil, AKP’nin iktidar yürüyüşünde önünü düzlemesidir; ve AKP’nin Kürtlerin varlığını tanıyan bir politik programı yoktur — “Habur Vakası”ndan sonra bu izlenimin altının boş olduğu ortaya çıkmıştır. Yazı, bugüne kadar kaybedişin temel nedenini kendine ait stratejik bir duruşun olmamasına bağlıyor.
43. 15 AĞUSTOS ATILIMI — 15 Ağustos 2010
Yazar, 2007 tarihli Sosyalist-Şoreşger imzalı bir bildiriyi geniş biçimde aktarıyor. Bildirinin tezi şudur: 15 Ağustos, on yıllardır çözümsüz bırakılmış, kördüğüme dönüştürülmüş bir soruna neşter vurma girişimidir; etkilerinin tarihselliği, el attığı sorunun tarihselliğinden gelir. Ama devamı için ölçü nettir: Şiddet ve silahlı mücadele kendi başına bir şey değildir, onu anlamlandıran politik programdır. Bağımsızlık ve kendi kaderini özgürce belirleme hedefine dönük olmayan şiddet eylemleri cinayetten başka bir anlam taşımaz.
44. REFERANDUM VE “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” — 17 Ağustos 2010
BDP’nin “boykot” ile “Demokratik Özerklik” sloganını birlikte telaffuz etmesi inceleniyor. Boykot tutumunun ilkesel değil, muhatap alınmama ekseninde bir tutum olduğu belirtiliyor. Yazının asıl konusu projenin kendisidir ve iki yönden eleştiriliyor: devlet karşısında program düzeyinde el pençe divan ama eylemsel olarak silahlı bir duruş; kendi içinde ise “özgürlük teorisi” adına despotik ve bastırmacı bir işleyiş. Kendi içinde demokratik olmayan bir yapının özerklikten söz etmesi, en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.
45. “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” NE KADAR DEMOKRATİK? — 24 Ağustos 2010
Bir önceki yazının iki tespiti açılıyor. Birincisi: Proje, kendi kaderini özgürce belirleme hakkını karşılamıyor; sömürgeci egemenliği biraz daha yaşanabilir kılmayı amaçlıyor. İkincisi: Halkın özgürce tartışma, görüş oluşturma ve karar süreçlerini etkileme olanağı yok; üsten belirlenen çerçevede görüş belirtmenin ve resmi kararı onaylamanın ötesine izin verilmiyor. Kongreler ve platformlar, “yüksek iradenin” kararlarına uygulama gücü kazandırmaya yarıyor. Soru şudur: “Demokratik Özerklik” kimin iradesi?
46. DÜNYA BARIŞ GÜNÜ, TC VE KÜRDİSTAN — 31 Ağustos 2010
1 Eylül vesilesiyle barış kavramı ele alınıyor; savaşsız bir dünya özleminin bilince dönüşmesinde sosyalistlerin rolü hatırlatılıyor. Ama ham hayallere karşı da mücadele gerekli görülüyor: Kurulu dünya güç ve egemenlik yasası üzerine kuruludur. Temel ölçü değişmiyor: Kürtleri eşit ve kendi kaderini belirleme hakkı olan bir ulus olarak kabul etmek. Kuzey Kürtlerinin egemen bloğunun bunu yapmaması, Türkiye liberallerine dolaylı bir rahatlık sağlıyor.
47. DİYARBAKIR ZİNDANI VE TİMSAH GÖZYAŞLARI… — 7 Eylül 2010
Erdoğan’ın Diyarbakır mitinginde zindanın kapatılacağını söylemesi, bir hesaplaşma değil, bir silme operasyonu olarak okunuyor: vahşetin ve ona karşı gelişen görkemli direnişlerin bütün izlerinin tarihten ve belleklerden silinmesi. Referandumdan beş gün önce 12 Eylül’ün ve Diyarbakır’ın hatırlanması, sahteliğin bir başka kanıtı sayılıyor. Yazının tezi şudur: Diyarbakır sadece vahşetin değil, direnişin kalesidir; zindan direnişleri birer tepki hareketi değil, politik bir çizginin en üst düzeyde ete kemiğe bürünmesidir.
48. REFERANDUM SONUÇLARI ÜZERİNE… — 14 Eylül 2010
Paketin onaylanmasıyla iktidar mücadelesi yeni bir aşamaya çıktı; “başkanlık sistemi” tartışmasının açılması savaşın daha şiddetli aşamalarına işaret ediyor. Yazının Kürdistan’a bakan yarısı daha önemlidir: Referandumla bir kez daha görünür olan kopuş, bir pazarlık unsuru olarak kullanılmaya çalışılıyor. Fiili olarak “Demokratik Özerkliğin” ilanı bir yönüyle kopuşu derinleştirir, ama aynı zamanda devletle yeniden buluşmanın kozu olarak kullanılacaktır. Bu paradoksal durum, kopuşun tüketilmesi tehlikesini taşıyor.
49. NEDEN HAKKÂRİ? — 21 Eylül 2010
Referandum öncesi ve sonrasında Hakkâri’nin hedef haline gelmesi inceleniyor. Yanıt tek cümleyle veriliyor: TC Hakkâri’yi fethedemedi; egemenliği askeri işgal ve belli ölçüde idari-politik düzeyde kaldı, içten ve ruhtan derinlemesine giremedi. Hakkâri ve Botan iki yüz yıllık direnişler tarihinin merkezi alanları olmuştur. Bu yüzden Hakkâri’yi düşürmek stratejik bir hedef olarak konulmuştur; ama iki yüz yıldır izlenen bu politikalar acı ve kandan öte bir sonuç vermemiştir.
Altıncı öbek — 50–58. yazılar (Ekim – Aralık 2010)
Bu dokuz yazı cildin teorik doruklarından birini oluşturuyor. Önce iki yazı “bir şey çıkar mı?” sorusunu ele alıyor; ardından “Stratejik Duruş ya da Stratejik Kırılma!” bir alıntı üzerinden kırılmanın yerini saptıyor; sonra “Çözüm mü, Tasfiye Süreci mi?” varılacak anlaşmanın kapsamını önceden tarif ediyor. Öbek, “PKK Gerçekliğine Doğru Yaklaşmak” başlıklı üç bölümlük diziyle kapanıyor — bu cildin en çok tartışılacak metni ve iki PKK formülünün kurulduğu yer.
50. “BİR ŞEY ÇIKAR MI?” — 5 Ekim 2010
Herkesin sorduğu soruya verilen yanıt olumsuzdur. Türk devleti askeri çözümde tam bir başarısızlık yaşıyor; ama açmaz salt askeri değil, ideolojik ve politiktir. Yazının ikinci yarısı kendi cephesine dönüyor ve bir paradoks saptıyor: Kürt halk dinamiği, hem TC’yi çözüme zorlayan etken hem de onun en büyük korkusudur; aynı dinamik, İmralı’nın en temel kozu ve tek kişiye dayalı iktidar sisteminin derinleşmesinde kullanılan güç kaynağıdır.
51. BİR ŞEY ÇIKABİLİR MİYDİ? — 19 Ekim 2010
“Barış turları”, diplomatik trafik, uzatılan eylemsizlik kararı — umutların tavan yaptığı dönem kısa sürmüştür. Yazı, TC gerçekliğinin bilincinde olanlar için bunun şaşırtıcı olmadığını belirtiyor. Devlet en sıradan kimlik taleplerini reddederken ve en sıradan direnişleri bastırırken kendi gerçekliğini bütün çıplaklığıyla dışa vuruyor; yayılan ham hayalleri tuz buz eden de budur. Eksik olan, devrimci çizginin kendisidir.
52. GÜNDEMİ SAPTIRMA KONUSU: TÜRBAN! — 26 Ekim 2010
Gündemin türbanla doldurulduğu bir haftada tartışılmayan konular sayılıyor: KCK davası, anadilde eğitim, okul boykotu, eylemsizlik kararının geleceği, TC’nin Kürdistan politikası. Bu, sahte bir gündem yaratma girişimidir. Yazı, özerk üniversite için direnen öğrencilerin coplanmasıyla türbanlı öğrencilerin protestolarına gösterilen hoşgörüyü yan yana koyarak, demokrasi ve özgürlükler konusundaki ikiyüzlülüğün teşhirini en sıradan demokrat olmanın gereği sayıyor.
53. STRATEJİK DURUŞ YA DA STRATEJİK KIRILMA! — 2 Kasım 2010
Cildin anahtar metinlerinden biri. Murat Karayılan’ın bir röportajda söyledikleri — “Devlet bizi yenilgiye uğratamaz, ama biz de devleti yenilgiye uğratamayız” — bir durum tespiti olarak değil, bir itiraf olarak okunuyor. Yazının sorusu şudur: Eğer verilen mücadeleye “savaş” deniyorsa, savaşın teorik ve politik anlamı karşı tarafın iradesini kırmak ya da en azından esnetmek değil midir? Sonuç: Ortada ideolojik ve programatik bir kırılmadan kaynaklanan ciddi bir stratejik kırılma vardır ve bu, Kürdistan direnişinin manevra alanını en alt düzeye indirmektedir.
54. NELER OLUYOR, YA DA ÇÖZÜM MÜ, TASFİYE SÜRECİ Mİ? — 9 Kasım 2010
“Balıkçı” ile yapılan röportaj üzerinden sürecin ana çizgileri çıkarılıyor; bu röportajın kendisi bir kamuoyu oluşturma operasyonu olarak değerlendiriliyor. Yazının en önemli paragrafı, varılacak anlaşmanın kapsamını önceden özetliyor: Devletin varlığının ve temel niteliklerinin bir “çatı” olarak kabul edilmesi. PKK’den kısa vadede istenenler de sayılıyor: eylemsizliğe devam, güçlerin Güney’e kaydırılması, İmralı’ya mutlak itaat ve farklı sese izin vermeme.
55. BİRAZ TUTARLILIK, BİRAZ SAMİMİYET, BİRAZ CİDDİYET! — 16 Kasım 2010
Osman Baydemir’in “silahların miadını doldurduğu” sözüne gösterilen tepki üzerinden siyasal ahlak tartışılıyor. Sorular açıktır: Halkın oylarıyla seçilmiş birinin kendi görüşünü ifade etme hakkı yok mu? Eleştirmek ile aşağılamak aynı şey mi? Yazının esas vurgusu şudur: “Silahlara veda” sözünü stratejik bir karara dönüştüren kimse, bugün aynı sözü edenleri aşağılamadan önce kendi geçmişi hakkında özeleştirel tek bir laf etmelidir. Kürdistan’da demokrasi kültürünün yolu, bu tutarsızlıklara açık ve cesur tavır almaktan geçer.
56. PKK GERÇEKLİĞİNE DOĞRU YAKLAŞMAK… — 23 Kasım 2010
Dizinin giriş yazısı üç soru koyuyor: PKK neydi, çıkışının temelleri ve politik programı neydi? Bugünkü PKK’nin otuz iki yıl önce kurulan PKK ile ilişkisi nedir — aynılıkları, farklılıkları, kopuşları? PKK’de sahiplenilmesi ve reddedilmesi gereken temeller nelerdir? Yazının sonucu, bir parti anlayışı üzerinedir: İhtiyaç duyulan örgütler kendisini amaç haline getirmemeli, kurucuları ve üyeleri tarafından fetişleştirilmemelidir. PKK devrimci bir ihtiyacın ürünü olarak doğdu ve Kürdistan tarihinde bir çığır açtı; ama süreç içinde başkalaşıma uğratıldı.
57. PKK GERÇEKLİĞİNE DOĞRU YAKLAŞMAK… II — 30 Kasım 2010
Sahiplenilmesi gerekenler sayılıyor: Kürdistan’ın sömürge olduğu tespiti ve bundan kurtuluş mücadelesinin devrimci tarzda geliştirilmesi; kurtuluş ideolojisi olarak sosyalizmin seçilmesi. Yazının kapanışı, bu cildin en çok alıntılanacak formülüdür. Bir: Devrimci programı, ideolojisi ve direnişçi pratiğiyle, sembolik ifadesiyle Mazlumların PKK’si. İki: Düzenle uzlaşmayı ve düzen tarafından kabul edilmeyi bir çizgi haline getiren, devrimci emekçi kadroların tasfiyesini bir iktidar tarzına dönüştüren, tek kişiye dayalı despotik iktidar sistemini kurumlaştıran Öcalan PKK’si. Birincisine sahip çıkmak, ikincisini reddetmek.
58. PKK GERÇEKLİĞİNE DOĞRU YAKLAŞMAK… III — 7 Aralık 2010
Dizi, sorunu sosyalizmin genel sorununa bağlayarak kapanıyor. Soru şudur: İşçiler ve ezilenler adına iktidar haline gelme sürecinde yaratılan güç ilişkilerinin biçimi ve mekanizması, tasarlanan toplumun niteliğini zaten belirlemiş olmuyor mu? Mücadele araçlarında cisimleşen ilişkiler, kurulması tasarlanan toplumu büyük ölçüde önceden tayin etmez mi? Sonuç ölçü olarak konuluyor: Amaca varma yolu ve araçları, amacın somut gerçekleşmesini vermiyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık ve aşılması olanaksız bir paradoks vardır.
Yedinci öbek — 59–70. yazılar (Aralık 2010 – Temmuz 2011)
Bu on iki yazı, bir önceki öbekte kurulan teorik zemini iki yönde genişletiyor. Birincisi irade sorunudur: “İki Dilli Hayat”, “sivil itaatsizlik” ve “Demokratik Özerklik” kampanyalarının neden mantıki sonucuna götürülemediği. İkincisi, Tunus ve Mısır’da patlayan devrim süreçlerinin açtığı teorik tartışmadır; iki bölümlük “Devrim Süreçleri” yazısı cildin en ağır özeleştirisini içeriyor. Öbek, 12 Haziran 2011 seçimleri ve ardından gelen “süreci doğru okumak” çağrısıyla kapanıyor.
59. TC, DEVRİMCİ, SOSYALİST VE KÜRT DÜŞMANI BİR DEVLETTİR! — 14 Aralık 2010
Kuruluş yıllarına dönülüyor: TC’nin kimliğini belirleyen iki tam düşman — Komünistler ve Kürtler — ve bir “yarım” düşman, İslamcılar. Mustafa Suphilerin Karadeniz’de boğdurulması ile Koçgiri’yle başlayan Kürt kırımı, aynı kimliğin iki yüzü olarak yan yana konuluyor; Takrir-i Sükûn ve “Tunceli” yasalarıyla süren “Tedip ve Tenkil Harekâtları” bu kimliğin oluşumundaki dönemeçler sayılıyor. Yazı, Nevin Berktaş’ın hücre kitabı nedeniyle yargılanması üzerinden güncele bağlanıyor ve onun kendi sözleriyle bitiyor.
60. “İKİ DİLLİ HAYAT” YA DA FİİLİ DİRENİŞ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ — 21 Aralık 2010
BDP’nin Kürtçeyi fiilen yaşamın her alanında kullanma kararı önemli ve ciddi bulunuyor, ama bir koşula bağlanıyor: Böyle bir adımın arkasında durmak ve bunu genel bir planlamanın üzerine oturtmak. Geçici kampanyalardan değil, Kürdistan sorununu stratejik düzlemde gündeme koymanın bir yolu olarak fiili direnişten söz ediliyor. Paradoksun ana halkası yine aynıdır: özgür ve bağımsız bir irade ile yönetim gücünden yoksunluk. Bu, zikzaklı ve güvenilirliği tartışmalı bir pratik üretiyor.
61. NE İSTİYORUZ? EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK MÜ? YOKSA “YUMUŞATILMIŞ” SÖMÜRGECİ EGEMENLİK Mİ? — 4 Ocak 2011
Sorulması gereken temel soru başlıkta duruyor. Kendini eşit ve eksiksiz haklara sahip görme, bunu bir düşünme ve ruhsal duruş olarak yaşama sorunu, Kürt siyasetinin en temel sorunu olarak konuluyor. Egemen Kürt siyasetinin sunduğu çözüm projelerinin böyle bir bakış açısına mı, yoksa sömürgeci egemenliğe dokunmayan ve onu yumuşatmayı esas alan bir duruşa mı dayandığı soruluyor. Resmi dili Kürtçe olmayan bir “özerk Kürdistan” kavramının iç tutarlılığı sorgulanıyor.
62. AKP, ÖZEL SAVAŞ VE HİZBULLAH (YA DA HİZBULKONTRA) — 25 Ocak 2011
Sekiz yıllık hükümet pratiği, AKP’nin Kürdistan sorununda tam anlamıyla bir resmi çizgi ve özel savaş partisi olduğunu kanıtlamıştır. Hizbullah sanıklarının salıverilmesi ve bazılarının sırra kadem basması, bunun en somut örneği sayılıyor. Yazı iki beklenti saptıyor: korkuları yeniden harekete geçirerek halkı ve aydınları teslim almak, ve mümkünse bu kartı yasal zeminde bir seçenek olarak piyasaya sürmek. Aynı zamanda bu konuda abartılı üsluplardan kaçınma uyarısı yapılıyor.
63. DEVRİM SÜREÇLERİ VE BAZI TEORİK SONUÇLAR… 1 — 2 Şubat 2011
Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları değerlendiriliyor. Önce kavramlar hatırlatılıyor: Devrim, kurulu düzeni yıkma ve yerine yeni bir düzen kurma eylemidir; “yıkma” ile “yeniden kurma” birbirine sıkı sıkıya bağlı iki boyuttur. Tunus’ta iktidar sahibi ülkeyi terk etmiş ama kurduğu aygıt yerinde durmaktadır. Yazının çıkardığı en genel sonuç şudur: Kurulu dünyaya mahkûm değiliz, başka bir dünya mümkündür.
64. DEVRİM SÜREÇLERİ VE BAZI TEORİK SONUÇLAR… 2 — 9 Şubat 2011
Tartışmanın odağına “iktidar” kavramı konuluyor: sadece iktidarın biçimi değil, nitelikleri, toplumsal dayanakları ve bu dayanaklar karşısındaki konumu. Yazı, bu cildin en ağır özeleştirisiyle bitiyor: İktidar sorunu devrim ve devrimci sosyalizmin en kilit sorunudur; ancak bu konudaki teori ve pratiklerimiz aynı zamanda en zayıf halkamız, ölümcül boşluğumuz niteliğindedir. Kaybettiğimiz yer de tam burasıdır.
65. KÜRDİSTAN’DA DEMOKRASİ VE DEMOKRATİK DURUŞ! — 20 Şubat 2011
Şivan Perwer’e karşı yürütülen linç kampanyası vesilesiyle yazılmış. Kampanyaya karşı alınan demokratik tutum önemli bulunuyor, ama tek başına yetersiz sayılıyor: Esas olan bunu Kürdistan çapında bir ölçü haline getirmek ve giderek bir politik kültüre dönüştürmektir. Yazının tezi şudur: Demokratik bir kültürün gelişmesine çalışmak, en az sömürgeciliğe karşı mücadele kadar kaçınılmazdır; bu ikisi bir bütündür ve herhangi bir parçası eksik kaldığında yurtsever mücadele topal kalır.
66. NEWROZ, DİRENİŞ VE ÖZGÜRLÜK… — 20 Mart 2011
Newroz’un direniş boyutunun bilindiği ve sürekli tekrarlandığı kabul ediliyor, ama bu yaklaşım tek başına eksik bulunuyor. Özgürlüğü hedeflemeyen bir direniş “tepki” durumundan öteye geçmez ve son kertede sonuçsuz kalır. Yazının sorusu şudur: Eğer yaşamınız ve geleceğiniz hakkında söz söyleme şansınız yoksa, Newroz’da sokakları doldurmak tek başına ne anlam ifade eder? Bu soruların görmezden gelinmesi, özgürlük talep edenleri başka tür biat sistemlerine götürür.
67. “SİVİL İTAATSİZLİK” VE “ÖNDERLİK KURUMU” — 3 Nisan 2011
Yazının açılış cümlesi cildin ana tezini tekrarlıyor: Sorun direnmemek değil, özgürlük istemlerini programatik bir iradeye bağlayan öncülükten yoksun olmaktır. Somut kanıt sunuluyor: 2010’un sonlarında başlatılan “çift dilli hayat” kampanyası ile “Özerklik Projesi”nin akıbeti. İkisi de Öcalan’ın müdahalesiyle sessizce rafa kaldırılmış, hazırlayanlar herhangi bir açıklama yapmamıştır. Sonuç: Politik kampanyalarda başarının birinci koşulu bağımsız ve özgür iradedir; bu da halkın demokratik katılımı ve denetimiyle tabandan kurumlaşmaktan geçer.
68. SEÇİMLER VE DEVRİMCİ YURTSEVER TAVIR — 20 Mayıs 2011
12 Haziran seçimleri öncesinde tutum belirleniyor. Devlet ve düzen partilerine oy vermemek ve bunların sömürgeci düzenin parçaları olduğunu her fırsatta dile getirmek yurtseverliğin gereği sayılıyor. BDP ekseninde kurulan Blok için ise değerlendirme ikircikli: politik iradeden yoksun ve düzene yamanma çizgisi olan İmralı çizgisi, Kürdistan’daki direniş dinamikleriyle örtüşmemektedir. Öneri, devrimci ve yurtsever kimliğine inanılan bağımsızların tercih edilmesi ve seçim sürecinin bir teşhir süreci haline getirilmesidir.
69. SEÇİM SONUÇLARI HAKKINDA KISA NOTLAR… — 24 Haziran 2011
AKP’nin hedefi bütün iktidarı geri dönülmez biçimde ele geçirmekti; anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaşamadı ama oyunu artırdı. Yazının asıl ilgilendiği konu Blok vekillerinin tutumudur. Soru doğrudan sorulyor: İmralı’dan gelecek “kararınız yanlış, haydi Meclise” dayatması karşısında vekiller kendi kararlarında ısrar edecekler mi? Tersi bir davranışın öncelikle kendi saygınlıklarını zedeleyeceği hatırlatılıyor.
70. SÜRECİ DOĞRU OKUMAK VE TANIMLAMAK! — 21 Temmuz 2011
Halkın direndiği ve bedel ödediği bir olgu olarak kabul ediliyor; ama bu gerçeği tekrarlamanın tek başına yeterli olup olmadığı soruluyor. Direnen bir halkı desteklemek en sıradan yurtseverliğin gereğidir, fakat eleştiri ve uyarı görevini yapmak, söylenmeyeni en yüksek sesle ifade etmek de o kadar gereklidir. Yazının en bilinen cümlesi burada: Önemli ve tarihi olan, gerektiği zamanda “bütünle” çelişme pahasına, hatta o “bütünü” karşısına alabilme pahasına “Kral çıplak” diyebilmektir.
Sekizinci öbek — 71–73. yazılar ve “Son Yazılarla ilgili Kısa Bir Açıklama” (Kasım 2011 – Ocak 2013)
Bu öbek üç yazıdan oluşuyor ve cildin eşiğidir. Aradaki uzun sessizlik — 2012 boyunca yazı yok — kendi başına bir veridir. Üç yazının ortak teması katliam ve hesaplaşmadır: Dersim için dilenen “özür”, Roboski ve Paris. Öbeğin sonunda, yazıların değil kitabın zamanına ait bir metin duruyor: 2026’da kaleme alınan “Son Yazılarla ilgili Kısa Bir Açıklama”. O açıklama okunmadan dokuzuncu öbeğe geçilmemelidir.
71. DERSİM “ÖZRÜ”NÜN ANLAMI VE TUTARLI DEMOKRATİZM! — 27 Kasım 2011
Başbakanın Dersim için devlet adına özür dilemesi, birçok çevreyi heyecanlandırmıştı. Yazı bunu samimi, tutarlı ve bütünlüklü bir hesaplaşmanın işareti saymıyor; dar ve güncel taktik hesaplara dayanan, CHP’yi kendi silahıyla vurmayı hedefleyen bir adım olarak değerlendiriyor. Dersim’in neden seçildiği hatırlatılıyor: Son kale olarak görülmüş, ezilmesi herkese ders olacaktı. Ölçü nettir: Özrün samimiyeti, katliama yol açan politikanın bütünlüklü eleştirisi ve reddinden geçer.
72. ŞIRNAK-ROBOSKİ KATLİAMI, TC’NİN KÜRDİSTAN POLİTİKASININ ÖZÜDÜR — 30 Aralık 2011
Otuz beş insanın katledilmesi ne bir operasyon kazası ne de bir rastlantıdır. Koçgiri’den başlayan, Piran’dan, Ağrı’dan, Zilan’dan geçen ve Dersim’de soykırım boyutlarına tırmanan “tedip ve tenkil” çizgisinin güncel ve vahşi bir uygulamasıdır. Yazı, İHD ve MAZLUMDER’in ortak raporundaki tanıklıkları aktarıyor ve Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” şiirinden dizelerle kapanıyor.
73. SAKİNE’NİN ARDINDAN… — 12 Ocak 2013
Paris’in orta yerinde, iki kadın yoldaşıyla birlikte katledildi. Yazı iki yönlüdür. Bir yanıyla TC’nin Kürdistan davası karşısındaki duruşunun kanlı özetidir: “İyi Kürt ölü Kürt’tür.” Öbür yanıyla, bir dönem yaşamına yakından tanıklık edilmiş birinin trajedisidir: Kendi direnişçi geçmişi ile kendisine dayatılan resmi çizgi arasında parçalanmış, katledildiği ana kadar denetlenen, güvenilmeyen, ölümünden sonra yine resmi çizgi tarafından kullanılan bir hayat hikâyesi. Yazı, Sakine’yi aynı zamanda Öcalan iktidar sisteminin kişilik üzerindeki sonuçlarının tipik bir örneği olarak değerlendiriyor.
SON YAZILARLA İLGİLİ KISA BİR AÇIKLAMA — Eylül 2026
Bu metin, yazıların değil kitabın zamanına aittir ve dokuzuncu öbeğin anahtarıdır. Sorduğu soru şudur: 2014 sonrasına ait yazılarda İmralı eleştirisinin görece azalması, dahası o dönemin direnişlerinin desteklenmesi bir sapma mıdır? Yanıt dört noktadan oluşuyor. Bir: 7 Haziran 2015, İmralı’nın doğrulanması değil, iflasının belgelenmesiydi. İki: Devlet “çözüm süreci”ni “Çökertme Planı” ile noktalarken okun sivri ucunu bu saldırıya yöneltmek en sıradan yurtseverliğin gereğiydi. Üç: O yazılar yazılırken, İmralı’nın avukatları aracılığıyla ısmarlanmış bir “ayaklanma planı” dayattığına dair bir bilgi yoktu; sonradan öğrenildiği gibi “şehirler” ve “hendekler” savaşı İmralı merkezli bir talimatla başlatılmıştır, dolayısıyla o direnişlere ilişkin değerlendirmeler ayakları yere basmayan değerlendirmelerdir. Dört: Kobanê’de İmralı’nın aşılabileceği beklentisi vardı ve bu beklenti boşa çıktı. Burada, yazıların virgülüne dokunmadan yayımlama ve düzeltmeyi bir not olarak yanlarına koyma yaklaşımı tercih edildi. Ayrıca 74. ve 85. yazıların sonunda aynı tarihli iki not daha bulunuyor.
Dokuzuncu öbek — 74–88. yazılar (Ekim 2014 – Mart 2016)
Cildin son ve en ağır öbeği. Kobanê Direnişi’nin zirvesinden başlıyor, 7 Haziran 2015’in moral dönüm noktasından geçiyor, Suruç ve Ankara katliamlarıyla kararıyor ve Sur ile Cizre’nin ablukasında kapanıyor. Bu on beş yazının dili önceki öbeklerden belirgin biçimde farklıdır: daha sıcak, daha doğrudan, yer yer çağrı niteliğinde. Sekizinci öbeğin sonundaki açıklama, bu farkın nereden geldiğini ve hangi bilgiden yoksun yazıldığını ortaya koyuyor. Bu öbek, o açıklamayla birlikte okunmalıdır.
74. BİJÎ BERWADANA KOBANÊ! — 30 Ekim 2014
Kobanê, bu direniş sürecinin zirvesi ve çağdaş Kürdistan tarihinde bir dönüm noktası olarak selamlanıyor; uluslaşma ve özgürleşme mücadelesi açısından tarihsel bir sıçrama, dost ve düşman güçlerin gerçek yüzlerini açığa çıkaran bir mihenk taşı. Uluslararası ve bölgesel koşulların dört parça Kürdistan açısından tarihsel fırsatlar sunduğu, bunun ortak bir stratejik hatta buluşmayı dayattığı vurgulanıyor. Yazının sonundaki 2026 tarihli not, eksik olanı adlandırıyor: stratejik irade, kendi omuzları üzerinde kendi kafasını taşıma. O eksikliğin faturası, bir direnişin kısa sürede tasfiyesi olmuştur.
75. 7 HAZİRAN SEÇİMLERİNİN ANLAMI, ETKİLERİ VE SONUÇLARI; GELİŞMELERİN YÖNÜ, OLASILIKLAR, TEHLİKELER… — 21 Haziran 2015
Cildin en uzun yazısı. 7 Haziran’ın normal bir seçim olmadığı, şiddet ve psikolojik araçların iç içe geçtiği bir savaş olduğu saptanıyor. HDP’nin başarısı Kürdistan ve Türkiye tarihinde politik ve moral bir dönüm noktası sayılıyor. Yazı, bir barış ya da çözüm sürecinin başarılı olabilmesi için gereken somut ve acil hedefleri sıralıyor — aralarında Rojava kantonlarına düşmanlıktan vazgeçilmesi de var — ve bunları içermeyen süreçlerin başarı şansı olmadığını belirtiyor.
76. KOBANÊ KATLİAMI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! — 28 Haziran 2015
Ahmed Arif’in dizeleriyle açılıyor. Yazının sonundaki not, bu cildin ahlaki ölçülerinden birini koyuyor: Kontra güçlerin gerilla cenazelerini üst üste yığarak teşhir etmesi, savaş hukukunun ve en sıradan insani ölçülerin çiğnenmesiydi. Bu konuda “biz” son derece dikkatli olmak zorundayız; çünkü ilkesel olarak, gelecek insanlık düşü bakımından kıyas kabul etmeyecek düzeyde farklıyız. En zor koşullarda bile insani ve ahlaki değerleri her şeyin üstünde tutmak gerekir.
77. SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ! — 2 Temmuz 2015
Madımak’ın yirmi ikinci yıldönümü. Katliamın devletin gözetiminde gerçekleştiği ve mezhepçi faşist zihniyetin bir sonucu olduğu belirtiliyor; aynı anlayışın bugün AKP’de ve İŞİD gerçekliğinde ete kemiğe büründüğü vurgulanıyor. Gerçek failin, İslamcı gericiliği her fırsatta kullanan devletin kendisi olduğu söyleniyor. Bu katliamların hesabı sorulmadan Türkiye’de demokrasinin gelişmesi mümkün değildir.
78. MHP’NİN ESAS HEDEFİ, ERKEN SEÇİMDE HDP’Yİ MECLİS DIŞINDA BIRAKMAKTIR! — 5 Temmuz 2015
MHP’nin 7 Haziran sonrası tutumu basit bir güncel hesap olarak değerlendirilmiyor: MHP, HDP’nin bütün farklı kimlikleri Meclise taşımasında tekçi düzenin ölüm işaretlerini görüyor. Resmi TC’ye sığmayan kimlikler, yılların mücadelesiyle bu “bölünmez bütünlüğü” fiilen delmiştir. Yazı, bu gerçekliği ve olası yönelimleri önceden kavramanın başarının ilk koşulu olduğunu söylüyor: Kobanê ve 7 Haziran, zaferin mümkün olduğunun somut kanıtlarıdır.
79. SURUÇ KATLİAMINI NEFRETLE LANETLİYORUZ! — 20 Temmuz 2015
Kobanê’yi yeniden kurmak için yola çıkan gençlerin katledilmesi. Gerçek failler açıkça adlandırılıyor. Kobanê düşmanlığının nedeni de konuluyor: Kobanê, Erdoğan için stratejik yenilginin adıdır; 7 Haziran’da alınan yenilginin temeli Kobanê ile atılmıştır. Yazı iki seçenekle bitiyor: ya katil ve hırsızın mutlak iktidarı, ya da etkin mücadelelerle demokratik gelişmelerin önünün açılacağı yeni bir süreç.
80. TOPYEKÛN İMHA SAVAŞI, İSLAMCI FAŞİST DARBE; TOPYEKÛN DİRENİŞ VE BAZI ÖNERİLER… — 26 Temmuz 2015
24 Temmuz 2015 akşamı başlayan hava saldırıları, yalnızca Kürdistan halkına değil, Türkiye’deki dostlarına, devrimci, sosyalist, demokrat ve emekçilere karşı geliştirilen topyekûn bir imha saldırısı olarak tanımlanıyor. Saldırının “İŞİD’e operasyon” ile aynı cümlede telaffuz edilmesi bir psikolojik savaş hilesi sayılıyor. Yazı, kaba çizgilerle bir topyekûn direniş çerçevesi öneriyor ve farklı eğilimlerin varlığının bu temel görevleri ötelemeyeceğini, tersine gerekli kıldığını vurguluyor.
81. İSLAMCI FAŞİST SARAY DARBESİNİN FİNAL SAHNESİ… — 9 Ağustos 2015
Olup bitenler bir “iktidar oyunu”, bir saray darbesini süreklileştirme oyunu olarak okunuyor: öteden beri yürütülen iktidar stratejisinin final sahnesi. Final aşamasında ara aşamaların ve uzlaşmanın yeri kalmamıştır; ya mutlak başarı ya mutlak yenilgi. Yazı, HDP’nin açıkça hedef tahtasına oturtulduğunu ve HDP üzerinden devrimci demokratik kazanımların yok edilmek istendiğini belirterek, bu saldırıyı püskürtmeyi ve HDP’yi net biçimde desteklemeyi güncel görev sayıyor.
82. BU KİRLİ ÖZEL SAVAŞ OYUNUNU BOZMAK GEREKİR! KCK YÖNETİMİNE AÇIK MEKTUP! — 6 Eylül 2015
Cildin biçim olarak en farklı metni: doğrudan KCK yönetimine yazılmış açık bir mektup. Tez şudur: Bu kirli özel savaş oyununu bozmak için politik bir hamleye ihtiyaç var; bu hamle direnişi güçlendirecek, kentlerdeki katliamların önüne set çekecek ve Erdoğan’ın planlarını boşa çıkaracak nitelikte olmalıdır. 1990’larda binlerce köy boşaltıldığı, şimdi aynı stratejinin şehirler üzerinden denendiği belirtiliyor. Önerilen yaklaşım soğukkanlı ve geniş perspektiflidir: politik hareket alanlarını genişletmek, dostları çoğaltmak, düşman cephesini daraltmak. Sekizinci öbekteki açıklama, bu mektubun hangi beklentiyle yazıldığını ve o beklentinin nasıl boşa çıktığını anlatıyor.
83. CİZRE ÖLÜM ÇEMBERİNDE! CİZRE YAŞAM VE ONUR MÜCADELESİNİ VERİYOR! — 10 Eylül 2015
Yüz yirmi binden fazla insanın bir haftadır her türlü yaşam olanağından yoksun bırakılması, keskin nişancılarla çocukların katledilmesi. Yazı, ölülerini defnedemeyen, cenazelerini günlerce derin dondurucularda saklamak zorunda kalan ailelerin trajedisini anlatıyor ve bunu görmeyen gözlere sesleniyor: Diyarbakır Zindan vahşetini kat kat aşan bu trajediyi görmeyenlerin Kürtlere tek bir söz söyleme hakkı olabilir mi?
84. TÜRKİYE HALKI ARTIK BİR KARAR VERMEK ZORUNDADIR! — 13 Eylül 2015
Bir gazete haberinden yola çıkılıyor: Teyze çocuğu iki gencin cenazesinin biri “şehit” biri “terörist” olarak verilmesi. Yazı, bu dilin kendisini en büyük ayrımcılık ve saygısızlık olarak adlandırıyor ve okura doğrudan sesleniyor: Vicdanınız birini yücelten, birini aşağılayan bu dili kabul eder mi? Çağrı nettir: Gerçekten birlikten yanaysanız, Kürtleri eskisi gibi ya da yeni bir biçimde yönetme sevdasından vazgeçin ve direnme hakları dahil bütün haklarını tanıyın.
85. TC’NİN EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜĞE VERDİĞİ KARŞILIK: ANKARA KATLİAMI! — 10 Ekim 2015
Halkların ortak yürüyüşünün öncü yürüyüşçülerinin birkaç saniyede katledilmesi. Yazı, temelleri soykırım ve katliamlarla atılmış bir devletin bu ortak seste kendi sonunu gördüğünü söylüyor. Bu yazının sonundaki 2026 tarihli not, cildin en ağır cümlelerinden birini içeriyor: Devletin “Çökertme Planı” doğrultusundaki saldırıları karşısında Öcalan ve partisi, bu planın sonuç alması için önemli bir rol almıştır; “şehirler” ve “hendekler” savaşı İmralı’dan Kandil’e gönderilen bir talimatla başlatılmıştır ve bu sürecin bütün boyutlarıyla araştırılması, işlenen suçların ve suçluların açığa çıkarılması zorunludur.
86. TEDİP VE TENKİL YA DA TOPYEKÛN İMHA HAREKETİ VE BUNA KARŞI KENDİ KADERİNİ TAYİN PROGRAMI VE “ÖZYÖNETİM” MÜCADELESİ! — 20 Aralık 2015
Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin yeni ve stratejik bir aşamaya geldiği saptanıyor; Türk devleti de stratejik bir imha savaşı dayatmakta ve kesin sonuç almak istemektedir. Haftaları bulan sokağa çıkma yasakları, yüz bin nüfuslu kentlerin abluka altına alınması, toplu cezalandırma. Yazı, bu kez başaramayacaklarını savunuyor: Karşılarında dünün sıradan köylüleri değil, on yılların direnişçiliğiyle donanmış bir “savaşan halk gerçekliği” vardır. “Özyönetim” direnişini desteklemek vazgeçilmez bir yurtseverlik görevi sayılıyor — ancak “çok temel ve stratejik hatalar yapılmasın” kaydıyla.
87. BASTIRMA, ULUSAL İMHA VE SOYKIRIM HAREKETİ VE BUNA KARŞI VAR OLMA, ÖZGÜRLÜK VE KURTULUŞ DİRENİŞİ! — 7 Şubat 2016
Cildin en uzun ikinci yazısı ve kavramsal toparlaması. Son yedi sekiz aydır sürdürülen hareket, 1920’lerin “tedip ve tenkil” harekâtlarının güncellenmiş, hatta onu da aşan biçimi olarak tanımlanıyor; “Şark Islahat Planı” bu çizginin programatik ifadesi sayılıyor. Yazı, TC’nin Kürdistan’daki varlığının gayrimeşruluğunu vurgulamanın stratejik önemini öne çıkarıyor ve derinliğine bir “düşman bilinci”nin gerekliliğini savunuyor: Bu noktadaki bulanıklık her türlü kaybın kapısını aralar.
88. CEJNA NEWROZ PÎROZ BÊ! — 21 Mart 2016
Cildi kapatan yazı. Sömürgeci devletin Kürdistan’da bir soykırım hareketi uyguladığı, buna karşı çağdaş Kawaların tarihin en görkemli direnişlerini sergilediği belirtiliyor; Mazlum Doğan’ın 1982 Newroz direnişi hatırlatılıyor. Yazının son yargısı şudur: Kazanamayacaklarını biliyorlar, ama inkâr, imha ve soykırım çizgisini bir varlık sorunu olarak gördükleri için esneme şansları yok; kırılmaya mahkûmdurlar. Cilt, Kobanê’den Rojava’ya, Sur’dan Cizre’ye uzanan bir destanın selamlanmasıyla kapanıyor.
Nereden başlanabilir?
Cildi baştan sona okumak elbette en iyisidir. Ama belli bir soruyla gelen okur için üç giriş yolu önerilebilir.
Teorik omurgayı izlemek isteyen için: 7–11 (ulusal soruna devrimci yaklaşımın paradoksları), 19–24 (demokratikleşme ölçüleri), 56–58 (PKK gerçekliği), 63–64 (iktidar sorunu). Bu on altı yazı, cildin kavramsal çerçevesini tek başına kurar.
Bugünü anlamak isteyen için: 1 (“Açılım”ın kapanışı), 4 (Habur), 44–45 (“Demokratik Özerklik”), 53 (stratejik kırılma), 54 (çözüm mü tasfiye mi), ardından sekizinci öbekteki açıklama ve 85. yazının sonundaki not. Bu sıra, 2009’daki tespitlerin 2026’daki Çerçeve Yasa’ya nasıl bağlandığını gösterir.
Dönemin tanıklığını arayan için: 12 (Dersim), 47 (Diyarbakır Zindanı), 72 (Roboski), 73 (Sakine), 79 (Suruç), 83 (Cizre), 85 (Ankara). Bu yedi yazı, cildin kapsadığı yılların kayıt defteridir.
Hangi yoldan girilirse girilsin, dokuzuncu öbeğe geçmeden önce “Son Yazılarla ilgili Kısa Bir Açıklama” okunmalıdır. O metin, son on beş yazının hangi bilgiyle ve hangi bilgiden yoksun yazıldığını ortaya koyuyor; onsuz okunduğunda bu yazılar, yazarın kendi deyimiyle “ayakları yere basmayan” bir biçimde anlaşılabilir.
