TOPLU YAZILAR CİLT 3 için ÖNSÖZ

I

Elinizdeki cilt, 2 Ağustos 2008 ile 15 Eylül 2009 arasında, on üç aylık bir zaman diliminde ve neredeyse haftalık bir ritimle kaleme alınmış kırk dokuz yazıdan oluşuyor.

Bu yazılar, sıcağı sıcağına, gelişmelerin akışı içinde yazıldılar. Bir olayın tozu dumanı henüz dağılmadan, sonucu belli olmadan, “tarih hükmünü versin” rahatlığına sığınmadan… Böyle yazmanın bir riski vardır: Yanılma riski. Ama böyle yazmanın bir de ölçüsü vardır: Sonradan düzeltilemeyen, üzeri örtülemeyen, yeniden yorumlanamayan bir kayıt bırakma ölçüsü. Bir çizginin doğruluğu ya da yanlışlığı, en iyi, önceden söylediği ile sonradan olan arasındaki mesafeden okunur.

Bugün, bu cildin yazıldığı günlerin üzerinden on yedi yıl geçmiş bulunuyor. Bu önsözün yazıldığı tarihte, o yazılarda adım adım izlenen, tanımlanan ve sonucu baştan söylenen program, artık bir tahmin, bir uyarı, bir “kehanet” değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmiş bir kanun metnidir. Dolayısıyla bu cilde ve bu önsöze düşen iş, o günleri savunmak değil, o günlerle bugün arasındaki bağı kurmaktır.

II

Cildin açıldığı nokta, egemenler cephesindeki iktidar çekişmesidir.

2008 yazında Anayasa Mahkemesi’nin AKP Kapatma Davası’nda verdiği karar, Şah ve Pat yazısında bir denge durumu, bir yenememe hâli olarak tanımlanmıştı. Ergenekon operasyonu, bu çekişmenin ikinci ayağıydı. Rejimin geleneksel iktidar odakları ile “Anadolu sermayesi”ne dayanan yeni odak, birbirlerini tasfiye edecek güçte değillerdi; ama birlikte yapabilecekleri bir iş vardı: Devleti tahkim etmek, gediklerini kapatmak, özel savaş aygıtını yeniden kurmak.

Bu cildin ilk on-on beş yazısı, o tahkimatın kroniğidir. Özel Savaş Aygıtı Kendisini Tahkim Ediyor!, Gerçekler İnatçıdır!, Bir Kez Daha Ergenekon Operasyonu Üzerine… Bu yazılarda ısrarla vurgulanan şuydu: Yaşanan çatışma, bir askeri despotizm ile demokrasi mücadelesi değildir. İki iktidar odağının “iktidar” çatışmasıdır. Devrimcilerin işi, taraflardan birine yedeklenmek değil, her iki cephenin hesaplarını, kirli oyunlarını ve bağlantılarını teşhir etmektir.

Bu tespit önemsiz bir ayrıntı değildir. Çünkü tam da o yıllarda, sol ve Kürt siyasetinin geniş bir kesimi, “sivilleşme”, “vesayetin geriletilmesi”, “darbecilerle hesaplaşma” başlıkları altında egemen cephenin bir kanadının arkasına dizildi. Sonrasında ne olduğunu, bugün kimsenin hatırlatmaya ihtiyacı yok.

Cildin ikinci ekseni, 2009 yerel seçimleridir. Yerel Seçimler ve Devrimci Tutum, İlkeli Duruş mu, Günübirlik Şaşkınlık mı?, Siyaset ve Ahlak!, Seçim Sonuçları Hakkında Birkaç Söz… Burada tartışılan, hangi partinin kaç belediye aldığı değil, siyasetin bir ilke sorunu mu yoksa bir mevzi pazarlığı mı olduğudur.

Üçüncü eksen ise uluslararası düzlemdir: Çok Kutupluluğa Doğru…, Neo Liberalizmin Çöküşü…, Obama İllüzyonu…, Gazze’de İşgal ve Vahşet.. 2008 krizi, ABD’nin tek kutuplu hegemonya stratejisinin sınırları, Rusya ve Çin’in konumlanışı… Bu yazılar bir “dış politika” merakının ürünü değildir. Kürdistan’daki bir tasfiye programının hangi bölgesel ve küresel zemin üzerinde yürüdüğünü göstermek içindir.

Ve nihayet dördüncü eksen — bu cildin omurgasını oluşturan eksen: İmralı çizgisi ve onun 2009’da vardığı nokta.

III

Neyin Yol Haritası? başlıklı yazı, 21 Temmuz 2009 tarihini taşıyor. Öcalan’ın 15 Ağustos 2009’da açıklayacağını duyurduğu Yol Haritası beklenirken, orada tek bir soru soruluyordu:

Açıklanacak olan “harita”, gerçekten hangi yolun haritasıdır? Kürdistan ve Kürt sorununu çözüm sürecine sokacak bir plan ve perspektif mi; yoksa İmralı Partisi’nin Cumhuriyet’le bütünleşme, daha veciz bir ifadeyle “Cumhuriyet Kürdü” olma çabalarının yeni bir biçimi, güncellenmiş ifadesi mi?

Temel soru buydu. Ve o günlerde bu soruyu sormak, “sürece çomak sokmak”, “provokasyon”, “düşmanlık” sayılıyordu.

Aynı yazıda şu da söyleniyordu: Öcalan ve partisi açısından “Cumhuriyet Kürdü” olma konusunda bir sorun yoktur; İmralı çizgisi ve programı bunun en somut kanıtıdır; on yıllık İmralı eksenli pratik, bunun tartışmasız doğrulanmasından başka bir şey değildir. Programın nihai noktasına varmasının önündeki engel, Kürtlerin iradesi değil, rejimin kendi iç hesaplarıdır — “bir düşman yaratma ihtiyacı”dır.

Bu tespit, bu cildin merkezî tezidir. Ve bugün, bu tezin doğrulanma biçimi, tezi ileri sürenin bile öngörebileceğinden daha eksiksizdir.

Cildin 10 Yıl Önce 10 Yıl Sonra… başlıklı üç bölümlük dizisi ile “Bir Dönemin Tanıklığı” başlıklı iki uzun belge çalışması, tam da bu nedenle bu ciltte yer alıyor. 1999’un Temmuz ve Ağustos’unda İmralı’da ne konuşuldu, devlet hangi soruları sordu, hangi yanıtlar verildi, örgüt kademelerinde ne yaşandı — bunlar, aradan geçen zamanda unutturulmak, üzeri örtülmek, “efsane” hâline getirilmek istendi. Bu ciltteki belgeler ve tanıklıklar, o unutturma çabasına karşı bırakılmış bir kayıttır. 1999’u bilmeyen, 2009’u anlayamaz; 2009’u bilmeyen de bugünü anlayamaz.

IV

Şimdi bugüne gelelim.

27 Şubat 2025 tarihinde İmralı’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” adıyla bir metin kamuoyuna duyuruldu. Ardından PKK, 12. Kongresi’nde silahlı mücadeleye son verme ve kendini feshetme kararı aldı; 2025 yazında sembolik silah teslim törenleri yapıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve komisyon 18 Şubat 2026 tarihli raporunu hazırladı. 10 Ağustos 2026 günü, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, Genel Kurul’da 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edildi. 24 Ağustos 2026’da, Cumhurbaşkanı Yardımcılığı başkanlığındaki Takip ve Değerlendirme Kurulu ilk toplantısını yaptı ve dört alt komisyon kurmaya karar verdi.

Bunlar, tartışmasız olgulardır. Şimdi bu olguları, bu cildin kavramlarıyla okuyalım.

Bir: Kanunun işlemeye başlaması, bir hakkın tanınmasına değil, PKK ve KCK’nin fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, bunun Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesine ve Resmî Gazete’de yayımlanmasına bağlanmıştır. Yani sürecin kapısını açan anahtar, Kürtlerin iradesinde değil, güvenlik bürokrasisinin ve MGK’nın elindedir.

İki: Kanun bir af değildir. Soruşturmalar, kovuşturmalar ve kesinleşmiş cezalar belirli sürelerle ertelenmektedir. Erteleme süresi boyunca kişi denetim altındadır; koşullar ihlal edilirse dosya yeniden açılır. Bu, bir hak değil, geri alınabilir bir müsamahadır. Hukukun temel niteliği geri alınamazlıktır; burada kurulan ilişkinin temel niteliği ise geri alınabilirliktir.

Üç: Sürecin yürütücü organı Meclis değil, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı bir kuruldur; sekretaryası da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yürütülmektedir. Kürt sorunu, “hukukun zeminine taşınmak” bir yana, bir idari takdir alanına, yürütmenin inisiyatifine yerleştirilmiştir.

Dört: Kanunun adında Kürt sözcüğü geçmemektedir. “Milli dayanışma” ve “toplumsal bütünleşme” vardır. Otuz yıl önce “bütünleşme” denildiğinde herkesin anladığı şey neyse, bugün de anlaşılan şey odur.

Burada bu kanunun anlamıyla ilgili yazdığım ve Toplu Yazılar Cilt 2 için Önsöz 2 yazdığım Notlardan bir alıntı yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum:

Kamuoyunda “Çerçeve yasa” olarak bilinen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu” lafzı ve ruhu hakkında bazı satır başlıkları:

1. Bu yasa, “Barış”, “müzakere”, hatta “Mütareke” yasası değil, Türk Devletinin 1980’lerden bu yana farklı yöntem ve araçlarla farklı aşamalarda yürüttüğü “Terörle Mücadele Stratejisinin” devamı ve final aşamasıdır. “Terörsüz Türkiye Süreci” adı da bunun en somut ve özlü özetidir!

Bu yasa “tarafların” müzakere ederek “ortak irade” ile hazırladıkları bir yasa değildir; tek taraflı dikte ettirilen ve imzayla onaylatılan bir iradedir! 

(…)

Bu anlamda Yasa, Yasa koyucu açısından mutlak bir zafer, diğer taraf için ise mutlak ve tam teslimiyet, diz çöküş ve çok yönlü ve boyutlu bir tasfiye sürecinin belgesidir!

(…)

3. Bu yasa ile Öcalan Hareketi, kendisini, geçmişini, bugününü ve bütün varlığını suçlu ilan edip mahkûm ediyor. 

Bu açıdan da devletin resmi tezini, söylem ve yargısını kendi imzası ve oyu ile itirazsız kabul edip ilan ediyor: 

“Ben bir terör örgütüyüm!” 

(…)

6. Ama devlet için, kanun koyucu için bu yasa bir çerçeve değil, tam anlamıyla çerçevesiz, denetimsiz, keyfilik yasasıdır. 

Peki bu düzenlemenin muhatabı olan taraf ne diyor? Eylül 2026’da Dortmund’daki festivale gönderilen mesajda İmralı’nın ulaştığı temel yaklaşım “demokratik entegrasyon” olarak tanımlanıyor.

Entegrasyon. Bütünleşme. Kelime, on yedi yıl sonra, artık örtüsüz olarak telaffuz edilmektedir.

2009’da bu cildin sayfalarında sorulan soru şuydu: Bu, Kürt sorununu çözüm sürecine sokacak bir plan mı, yoksa “Cumhuriyet Kürdü” olma çabalarının güncellenmiş ifadesi mi?

Yanıt, 2026’da, bizzat muhatabının ağzından ve Resmî Gazete’nin diliyle verilmiş bulunuyor.

Burada bir “ihanet” edebiyatı yapmıyoruz. Yaptığımız şey çok daha basittir: Bir programın, yirmi yedi yıl boyunca, hiçbir sapma göstermeden, adım adım uygulandığını ve nihayet tamamlandığını saptamak. 1999 bu programın doğuş anıdır. 2009 onun ilk kapsamlı yol haritasıdır. 2026 ise onun yasal tescilidir. Aradaki her “açılım”, her “süreç”, her “müzakere” bu tek çizginin durakları olmuştur.

Ve en önemlisi: Bu program boyunca Kürt halkının önüne konulan hiçbir aşamada, “eşit taraf” konumu bulunmamıştır. Bu cildin “’Açılımlar’ ve Devrimci Yurtsever Tutum Üzerine” başlıklı yazısında 2009’da yazılan cümle, bugün için de harfi harfine geçerlidir: Ortada eşit iki tarafın müzakere süreci ve tartışma zemini yoktur. Bir tarafta egemen konumundan ödün vermeyen bir devlet; öte yanda kendi parya-sömürge konumuna dokunmayan, bu devlet tarafından kabul edilmeyi siyasetinin mihenk taşına oturtan bir taraf, başka bir ifadeyle devleti devletten daha iyi savunma iddiası ve pratiği… “Süreç” gerçeğinin özü budur.

V

Bu cildin son yazısının, İkiz Kardeş: Zorbalık ve İkiyüzlülük! başlığını taşıması ve 15 Eylül 2009 tarihli olması, bir rastlantı değildir.

O yazıda iki metin yan yana konuluyordu. Birincisi, İmralı’dan çıkan ve egemenliğin zulüm, iktidarın vahşet olduğunu söyleyen bir görüşme notu. İkincisi, aynı günlerde Kızıl Bayrak gazetesine yönelen saldırıların ve “ya yazıları kaldırırsınız ya da her türlü saldırganlığın hedefi olmaktan kurtulamazsınız” türünden ültimatomların kamuoyuna duyurulması.

Bu yan yana koyma işlemi, bir polemik hilesi değildi. Bir yöntem gösterimiydi. Söylemi ile pratiği arasındaki mesafe, dahası tutarsızlık, bir hareketin gerçek karakterini ele veren en güvenilir ölçüttür.

O yazıda, susturma pratiğinin iki temel nedeni sıralanıyordu. Birincisi, tek kişiye dayalı despotik iktidar sisteminin varlığını sürdürmesinin başlıca yolunun, her türlü farklı düşünceyi bastırmak ve mahkûm etmek olması. İkincisi ise daha güncel bir neden: Devletin başlattığı “açılım” sürecini “tarihi önemde” gören bir hareketin, sürece çomak sokabilecek her söz ve davranışı en büyük suç sayması.

On yedi yıl sonra, bu iki neden de yerli yerinde durmaktadır. Hatta ikincisi, sürecin bir kanuna bağlanmış olması ölçüsünde daha da güçlenmiştir. Çünkü artık savunulan şey bir beklenti değil, “elde edilmiş bir mevzidir”; ve “mevzi”, beklentiden çok daha sert savunulur.

Bugün Kürt siyasal alanında eleştiri alanının nasıl daraldığı, artık yalnızca bu satırların yazarının söylediği bir şey değildir. Sürecin niteliğini, İmralı’nın vardığı noktayı ya da izlenen yeni politikayı sorgulayan Kürt aydınlarına, akademisyenlerine, yazarlarına yöneltilen tepkilerde, politik argümanın yerini kişinin siyasal ve ahlaki kimliğini hedef alan bir dilin aldığı, süreci destekleyen çevrelerce bile dile getirilmektedir. Bir bildiriye imza atan Alevi aydınlarına verilen yanıtın düzeyi ortadadır. Kendisine yöneltilen itirazları bir “komplo” olarak nitelemek, bu dilin en üst perdesidir.

Aynı İmralı, aynı ay içinde, eleştiri ve itirazların “yan yana gelmenin önünde bariyer oluşturmaması” gerektiğini de söylemektedir. Bu iki tutumun bir arada bulunması bir çelişki değildir; bu cildin son yazısının adıdır: 

Zorbalık ve ikiyüzlülük, ikiz kardeştir.

Burada asıl vurgulanması gereken şudur: Susturma, sürecin bir arızası, bir taşkınlığı, bir “aşırılığı” değildir. Sürecin zorunlu bileşenidir. Çünkü Kürt halkı için eşit taraf konumunun imasını dahi yansıtmayan, onun adını bile anmayan, sadece “Terör örgütü” mensuplarına ve taraftarlarına şartlı ertelenmiş ceza öngören bir yasanın, iradesini güvenlik bürokrasisinin tespitine bağlayan bir programın rıza ile yürümesi mümkün değildir. Rızanın üretilemediği yerde ise geriye tek bir araç kalır: Farklı seslerin bastırılması, itibarsızlaştırılması, toplum içinde yalnızlaştırılması.

Bir hareketin demokratikliği, kendisini alkışlayanların sayısıyla değil, kendisini eleştirenlerin varlığına ne ölçüde tahammül edebildiğiyle ölçülür. 

VI

Peki bugün ne yapılmalı?

Bu cildin verdiği yanıt, 2009’da verdiği yanıtın aynısıdır ve son derece yalındır:

Mesele, sürecin dışında kalmak ya da sürece katılmak ikilemi değildir. Mesele, Kürt halkının kendisini düşünsel ve ruhsal olarak her açıdan ve tam olarak eşit görme, eşit haklara sahip olduğunu her fırsatta ve her zeminde bir duruş olarak gösterme gücünü koruyup koruyamayacağıdır.

Kürt halkı politik olarak zayıf olabilir. Güç dengeleri, bugün için kendi kaderini belirleme hakkı, aynı anlama gelmek üzere temel hak ve özgürlüklerin hiçbirinin gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Bunca mücadeleye ve ödenen bedele rağmen elde edilen, bir avuç kırıntı olabilir ya da hiçbir şey olmayabilir. Bunlar, tarihte sık görülen şeylerdir ve onarılabilirler.

Onarılamayacak olan tek şey vardır: Özsaygının yitirilmesi. Kendini tam, eksiksiz eşit görme bilincinin kaybı. Verilenle yetinmeyi, dilenmeyi, kabul edilmeyi siyasetin ölçüsü hâline getiren bir ruh hâlinin kalıcılaşması!

1970’li yılların ortalarında Kürt halkına kazandırılan şey, bir örgüt ya da bir program değildi; kendini eşit görme, bağımsız ve özgürlük bilinci ve ruhuydu. Özgüven ve özsaygıydı. Bugün tasfiye edilmekte olan da öncelikle budur. Silahlar teslim edilebilir, örgütler feshedilebilir, kanunlar çıkarılabilir — bunların hepsi tarihin akışı içinde değişebilir şeylerdir. Ama bir halkın kendine saygısı bir kez teslim edildiğinde, onu geri almak on yılları alır.

İşte bu cildin, on yedi yıl sonra yeniden okunmasının nedeni budur.

Bu yazılar bir haklı çıkma belgesi olarak sunulmuyor. Haklı çıkmanın burada sevinilecek bir yanı da yok. Bunlar, bir dönemin kaydı, bir tanıklık ve — asıl önemlisi — bir ölçüt olarak sunuluyor. Okuyucu, 2008-2009’da söylenenlerle 2026’da olanları karşılaştırdığında, kendi ölçütünü kendisi kuracaktır.

Gerçekler inatçıdır. Geç de olsa kendilerini kabul ettirirler!

M. Can Yüce

Eylül 2026

Kitabı ısmarlamak için aşağıdaki linkleri tıklayın!

https://www.epubli.com/shop/toplu-yazilar-cilt-3-9783565750184 eBook

https://www.epubli.com/shop/toplu-yazilar-cilt-3-9783565750160 Baskı