Elinizdeki bu çalışma, tarihsel ve toplumsal kırılmaların en yoğun yaşandığı, sömürgeci özel savaş rejimi ile buna çanak tutan tasfiyeci dalganın desteğiyle topyekûn bir ideolojik kuşatma başlattığı Haziran 2005 – Haziran 2007 kesitinde kaleme alınmış makaleleri bir araya getirmektedir. Kitapta yer alan yazılar, sadece dönemin aktüel siyasi gelişmelerinin birer analitik güncesi ya da kuru birer yakın tarih kaydı değildir.
Tersine her bir metin; devrimci yurtsever ve sınıf bakış açısının, sömürgecilik olgusunun ve sömürge Kürdistan gerçekliğinin güncel krizler üzerinden girilen dişe diş bir ideolojik kavga içinde yeniden üretilmiş ideolojik ve politik cephanesidir.
Bu iki yıllık zaman dilimi, Kuzey Kürdistan ve Türkiye devrimci dinamikleri açısından somut bir paradoksun ve ağır bir sınanmanın tarihidir. Bir yanda Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanmasıyla suçüstü yakalanan kontra mekanizması, diğer yanda bu belirli halk potansiyelini “Türkiye’ye sözümüz var”, “Türkiyeleşme” safsatalarıyla sömürgeci düzenin yasal eklentisi haline getirmeye çalışan İmralı teslimiyetçiliği boy göstermiştir. Kitabın ana ekseni, tam da bu tasfiyeci kuşatmaya karşı devrimci yurtseverliğin bağımsız çizgisini ve hafızasını koruma iradesidir.
Bu cildi oluşturan yazılar, tam da bu kuşatma altındaki hakikati savunmak, beyinlere vurulan prangaları kırmak ve egemenlerin diline pelesenk olan sahte kavramların içini boşaltarak devrimci yurtsever ve sınıf bilincini yeniden ayağa kaldırmak amacıyla inatla, sebatla ve cesaretle kaleme alınmıştır.
Kitabın içeriğini oluşturan, günümüzde de tartışılan yazılardan biri, “Demokratik Konfederalizm” ya da “Demokratik Cumhuriyet” ambalajlarıyla halka sunulan traji–komik teslimiyet oyununun deşifre edilmesi oluşturmaktadır. Murray Bookchin’in kapitalist sistemi kökten reddeden özgürlükçü tezlerinin, İmralı’da devlete hizmet sözü veren bir “Tanrı–Kral” despotizmini meşrulaştırmak için nasıl fütursuzca tahrif edildiği, bu çalışmanın en radikal teorik hesaplaşmalarından biridir. Metinler boyunca açıkça görülecektir ki, ulusal egemenlik ve bağımsızlık, kendi kaderini tayin etme perspektifini yitirmiş, üniter devletin kırmızı çizgilerine sığınarak kırıntı dilenen teslimiyetçi çizgi, sömürgeci inkâr ve imha sisteminin can simidi olmaktan öteye gidememiştir.
Bu çalışma, ulusal sorunu sınıfsal dinamiklerinden kopararak liberal rüzgârlara yelken açanlara karşı katı bir tarihsel gerçeği haykırmaktadır:
Kürdistan sorunu, reformlar değil, bir devrim ve özünde bir emekçiler sorunudur!
1990’lı yılların vahşi tehcir ve göçertme politikalarıyla yerinden yurdundan edilerek Türkiye metropollerine sürülen, açlık, yoksulluk ve marjinalleşme kıskacında iradesi çalınmak istenen milyonlarca Kürt emekçisi, bu devrimin temel ve en dinamik öznesidir. Kitapta yer alan sosyo–ekonomik analizler ve tehcir hareketinin anatomisi, Kürdistan kırsalının ve kentlerinin uğradığı başkalaşımı gözler önüne sererken, çözümün ancak Türkiye ve Kürdistan emekçilerinin ırkçı–şovenizme karşı enternasyonalist ortak barikatı kurmasından geçtiğini ilkesel bir duruşla savunmaktadır.
Çalışmanın bir diğer tarihsel köşe taşı ise 12 Eylül faşizminin yapısal analizidir. 12 Eylül’ü sıradan bir askeri darbe olarak görmeyi reddeden bu analiz, onu 24 Ocak Kararları ile tekelci burjuvazinin sınırsız sömürü iştahını süngüyle hayata geçiren “Cumhuriyetin ikinci kuruluşu” olarak tanımlar. Türkiye solunun bu muazzam silindir karşısında düştüğü direnişsiz bozgun ve mültecileşme hastalığıyla cesaretle yüzleşmek, bugünün sol politika krizini aşmanın da ilk şartıdır. Benzer şekilde, Şemdinli’de suçüstü yakalanan devlet aygıtını “derin devlet” kavramıyla aklamaya çalışan liberal ezberler bozulmakta; özel savaşın bizzat devletin kendisi olduğu gerçeği çıplaklığıyla sergilenmektedir.
* * *
Özetlemekte yarar var:
Eser, okura dört temel kuramsal ve pratik doğrultu sunmaktadır:
Birincisi; ulus–devlet olgusunun ve küreselleşme yalanlarının devrimci bir perspektifle deşifre edilmesidir. Sermayenin uluslararasılaşmasını “ulus–devletlerin sonu” olarak ilan eden liberal ve post–modern tezlerin aksine metinler, emperyalist tekellerin kendi egemenlik alanlarını korumak için ulus–devlet formuna ve onun şiddet aygıtlarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu kanıtlamaktadır. Sürecin Kautsky’nin “Ultra–emperyalizm” kuramını değil, Lenin’in emperyalizm teorisini doğruladığını; ABD, Fransa ya da Almanya gibi emperyalist merkezlerin yanı sıra sömürgeci statükonun da özünde birer despotik aygıt olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.
İkincisi; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kodlarına ve onun “Devlet–Ulus” yapısına yöneltilen cepheden eleştiridir. Batı Avrupa’daki uluslaşma süreçlerinin aksine, Türkiye’de ulusun bizzat devlet eliyle yeniden kuruluş politik ve pratik (Savaş, deneme yanılma, ama kararlı bir stratejik hedef doğrultusunda) ortamında üretildiği; Ermeni Soykırımı/Tehciri ile Kürtlerin imha ve inkâr stratejisinin bu devletin temel var oluş gerekçesi olduğu gerçeği sarsıcı bir açıklıkla sergilenmektedir. “Devlet–Vatan–Millet” kutsal üçlüsünün zihinlere kazıdığı dokunulmazlık tabuları yıkılmadan ve bu var oluş felsefesi sorgulanmadan, burjuva ölçülerinde bile bir demokratikleşmenin mümkün olamayacağı, yaşanan tüm klik dalaşlarının ve çatışmalarının (27 Nisan Muhtırası, 367 krizi, Cumhuriyet Mitingleri) aslında sömürgeci militarist rejimin birer iç restorasyon çabası olduğu deşifre edilmektedir.
Üçüncüsü; yakın tarihin en büyük tabulardan biri olan Misak–ı Millî ve Sevr kavramlarının radikal devrimci bir eleştiriye tabi tutulması ve analiz edilmesidir! Kutsallık düzeyine çıkarılan Misak–ı Millî sınırlarının, aslında emperyalist güçlerin dayattığı teslimiyet belgesi olan 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Mütarekesi’nin iradesinden başka bir şey olmadığı ifşa edilmektedir. Egemen aygıtın bir kitle manipülasyonu ve psikolojik savaş enstrümanı olarak kullandığı “Sevr Sendromu”nun arkasındaki gerçek nedenin sömürgeci yönetimin “Kürdistan’ı yitirme korkusu” olduğu, sömürge egemenliği altındaki toprakların hiçbir tarihsel ve toplumsal meşruiyetinin bulunmadığı tarih bilinciyle ortaya konmaktadır.
Dördüncüsü ve en yakıcı olanı ise; Kürdistan devrimci hareketinin mirasına, örgüt içi şiddet ve infaz kültürüne yönelik içsel, cepheden ve cesur bir yüzleşmedir. PKK tarihindeki iç tasfiyeleri reel sosyalizmin dogmatik örgüt kültürü ve mutlak despotizm üzerinden masaya yatıran bu çalışma, Çetin Güngör (Semir)’ün sansürlenmiş 10 Mayıs 1983 tarihli veda mektubu gibi tarihsel belgeleri aktararak resmi tarihin dogmalarını yerle bir etmektedir. Yeniden başlatılan şiddetin sömürgeci iradenin bir dayatması olduğu konusunu bu yazıda analiz edildiği gibi bu, nesnel olarak düşmanın sömürgeci imha operasyonlarına zemin sunan bir cinayet olduğu ikirciksiz bir dille ilan edilmektedir.
Bu kitap; esen rüzgâra, dönemsel yalpalanmalara, düzene savrulan reformist arayışlara karşı bir derviş sabrıyla, sebatla ve uzun soluklu bir direniş kararlılığıyla ayakta kalanların kitabıdır. Çünkü devrimcilik salt düşünsel bir duruş değil, dünyayı değiştirme eylemidir; bu eylemin yegâne pusulası ise hiçbir bireysel kazanç ve kayıp kaygısı taşımayan devrimci vicdanın kendisidir.
Kürdistan sorununun çözümünü sömürgeci sistem içi reformlarda, teslimiyette değil, emekçi sınıfların öncülüğünde, ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluşla iç içe ele alan enternasyonalist eksenli bir çizgi ve devrimlerde gören tüm yurtsever bellekler için bu çalışma, güzel yarınları bugünden kurma iradesine mütevazı bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Nihayetinde bu cilt; iç tasfiyeciliğin, iç infazların ve korku imparatorluğunun egemen kılınmak istendiği bir siyasi iklimde, her açıdan özgürlüğü ve devrimci ahlakı, devrimci vicdani savunma kararlılığıdır. Tahrif edilmiş resmi tarihin hurafelerine karşı, katledilen devrimci onuru ve hafızayı geri çağırma çabasıdır.
Bu yazılar, egemenlerin karanlığına ve biat kültürünün yarasalarına karşı bir kafa tutuştur. Şafağın uyanması, iradesi çalınan kitlelerin yeniden kendi kaderlerine el koyması için yükseltilmiş “sesli” bir çığlıktır.
İnatla, sebatla ve gelecek kuşakların cesur, boyun eğmez devrimcilerine çoşkun selamlarla…
Haziran 2006
M. Can YÜCE
